Kuran-i Kerim "düşünme, anlama, fikretme, tefekkür etme" gibi eylemleri beyinden ziyade kalp ile ilişkilendirir. Ne kadar bükülmeye,kıvırmaya çalışılırsa çalışılsın Kuran'a göre düşünen organ beyin değil kalptir. Hatta İslami gelenekteki vahyin kalbe inzal edilmesi, Hz.Muhammed'in kalbinin çıkarılıp melekler tarafından temizlenmesi gibi birçok anlatım da bunu destekler.
Kuran'a göre beyin denen organ ne iş yapıyor, vazifesi ne, fonksiyonu ne? Cevap yok.
Ortaçağda insanlar iç organların fonksiyonlarını bilmiyordu. "Karaciğer ne işe yarar?" diye bir soruya Ortaçağdaki insanlar cevap veremezdi. İnsanlar korku, heyecan, aşık olma vs. gibi durumlarda kalpteki değişime bakarak kalbi duyguların,düşüncelerin,hafızanın merkezi olarak gördü. Kuran-ı Kerim de bu inancı devam ettirdi.
Mecaz, sembolik anlatım gibi bir sürü kıvırmalarla işi kurtarmaya çalışmak sadece kendini kandırmaktır.
Burada sorulması gereken soru Kuran tüm insanları ve tüm çağları/zamanları göz önüne alarak mı konuştu? Korkmadan bu soruyla yüzleşmek gerekiyor. Ama korkmadan, korkmadan, korkmadan...
"O ayet yanlış meallendirilmiş, o ayeti hatalı çevirmişler." diye başlayan her cümle aslında Kuran'ın evrenselliğini tartışmaya açan bir ifadedir.
"Tanrı, kutsal kitabındaki birçok kelimeyi diğer dillere çevrilirken birçok anlam/çeviri ihtilafına yol açacak bir şekilde kullandı" demek değildir de nedir?
"Kuran, başka dillere tam olarak çevrilemez. Mealler, Kuran değildir. Arapça bilmeden Kuran tam anlaşılamaz" görüşünde olan gelenekçiler de kitabı öveyim derken aslında onun evrenselliğini tartışmaya açtıklarını fark edemiyorlar.
Nisa 34'deki Darabe kelimesi Türkçe'de bile "darp etmek, darbe almak" gibi anlamlarda kullanılırken içinde bulunduğumuz modern dönem ile "kadın dövme" anlayışı çelişiyor diye ayete yepyeni anlamlar vermek kitabın evrenselliğini tartışmaya açıyor.
Gelenekçinin kafasındaki Tanrı gerektiğinde "kadını dövün" diye emreden bir Tanrı, modernistin kafasındaki Tanrı ise "kadın dövülmemeli" diyen bir Tanrı. Aynı kitap ama iki zıt Tanrı !
"O ayet yanlış meallendirilmiş, o ayet hatalı çevrilmiş" diyen modernist ile "Kuran başka dile tam olarak çevrilemez, Arapça bilmeden Kuran tam olarak anlaşılmaz, tefsir okumadan sadece meal okumak zararlı" diyen gelenekçi de kitabı öveyim derken farkında olmadan kitabın evrenselliğini sorgulamaya açıyorlar.
Sonuç olarak modernist ve geleneksel görüşü benimseyenlerin görüşlerini birleştirdiğimizde:
"Tanrı diğer dillere çevrilirken onlarca farklı anlama gelen, yanlış/hatalı meallendirilmeye meyilli kelimelerle dolu ve Arapça bilmeyenler için de tam olarak anlaşılmaz EVRENSEL(!) bir metin gönderdi."
Erken dönem Ehl-i Hadis ekolüne mensup alimler nazarında nüzul ve inzal gibi kelimeler "yaratmak, lütufta bulunmak" gibi mecazi manalardan öte, "yukarıdan aşağı inme" ve "indirme" anlamını taşır.
Kelamcılara göre ise hem Allah'ın yoğun bulutların arasından çıkıp gelmesinden hem de vahiy, hikmet, sekine, sultan gibi manevi şeyler indirmesinden söz eden ayetler mana ve maksat itibariyle hakiki değil mecazi olmalıdır...
Kolayca tahmin edilebileceği gibi İbn Kesir'in Arap diliyle ilgili bu güzellemesinden sonraki aşama Hz.Peygamberin ve sahabenin dilinden "Arapları şu üç gerekçeye binaen seviniz: Her şeyden önce ben Arabım, Kuran Arapçadır, cennet ehlinin dili de Arapçadır"; "Allah tüm vahiyleri önce Arap diliyle gönderir daha sonra vahiy hangi toplumla ilgiliyse o toplumun diline tercüme edilir" gibi hadisler uydurmak olmuştur.