Edebiyatın konusu beşerdir. Aynı suretle tarihin konusu da beşerdir. İnsanın var olmasıyla edebiyat ve tarihte var olmuştur (yazının ilerleyen kısmında tarih anlayışına değineceğim). İnsan yaşadığı süre boyunca çevresini ve diğerlerini anlamlandırma çabasına girmiş ve şu soruyu sormuştur : " Neden varım? Bunların müsebbibi kim?". Kısacası anlamlandırma çabası içine girmiş ve bu noktada mitler yetişmiştir. Milletlere bakıldığı zaman mitlerde var olan karakterlerin isimleri farklı lakin içerik üç aşağı beş yukarı aynı. Bunlar sayesinde edebiyat var olmuş ve tarihte bu insanların eskiyi anlatma çabalarıyla temeli atılmıştır. Temeli atılmıştır diyorum çünkü yılımız itibariyle sahip olunan tarih ve tarihçilik anlayışı ile o zaman arasında dağlar kadar fark var. Tarihin edebiyattan bir bilim olarak ayrılmadığı zamanlarda bizim şuan tarihçi olarak nitelendirdiğimiz kişiler ( Herodot, Thukididis ) o dönemin içerisinde geçmişi anlatırken edebiyattan faydalanıyorlardı. Nasıl yani: Yaşanmış olan bir olaya mitler ekleyerek bunları efsanevi nitelikler eklemiş oluyorlardı. Antik Çağ'da bir tarihçiyseniz kendi ulusunuz eğer bir zafer kazandıysa bunu ballandıra ballandıra anlatıyorsunuz bu öyle çok eski bir şey de değil gerçi. Ordunuz asker sayısı çok az düşman birliklerinin sayısı çok fazla vs. afaki söylemlerde bulunuyorsunuz. Bu anlattığım durum daha 19.yy kadar devam ettiğini söyleyebilirim. Malumunuz sanayi inkılabı ve aydınlanma felsefesi sayesinde içtimai müesseselerin inkışafı sayesinde bilimler gelişti. Bu eski tarihçililk anlayışı bu dönemlerde geçerliğini yitirdi. Halkta ağızdan ağza geçen, tasnif edilmeden kullanılan bu dönem sona gelmişti. Gerek belgelere objektif yaklaşma ve sorgulamanın girmesi aklın baskın güç olması tarihçilik anlayışını şekillenmesinde etkili oldu.