"Bu domuzların arasında kaybolup gideceksin, acıyorum sana, çocuk. Aslında herkese acıyorum. Bazen öyle oluyor ki, ne yapmam gerektiğini bilemiyorum... Önlerinde diz çöküp şöyle sormak istediğim bile oluyor: 'Bu yaptığınız nedir sizin, it oğlu itler? Kör müsünüz, görmüyor musunuz? Develer..."
“Aslında, belki herkese karşı iyiyim! Ama göstermiyorum bunu! İnsanlara bunu göstermemelisin, yoksa sonu kötü olur. Bataklıkta herkesin kuru olan yere saldırdığı, orayı da batırdığı gibi, iyinin üzerine saldırır herkes...”
Edebiyatımızın ağır abiler, asık suratlı realizmler ve bitmek bilmeyen politik kavgalarla dolu koridorlarında; elinde tığı, yanında kedisi ve mutfağından yükselen mis gibi gül reçeli kokusuyla bir dev duruyor: Hüseyin Rahmi Gürpınar Bugün size kalemiyle olduğu kadar hayatıyla da bir ikon olan bu eşsiz ruhtan bahsetmek istiyorum. O sadece bir yazar değil. İstanbul sokaklarının, evlerin, tencere tıkırtılarının ve batıl inançların en sadık fısıltısı.
1864 yılında dünyaya gelen Hüseyin Rahmi, 80 yıllık ömrünün son 30 yılını Heybeliada’da, Şıpsevdi romanından kazandığı 700 altın ile yaptırdığı üç katlı evinde geçirdi. Ancak bu başarılara giden yol pek de çiçekli değildi. Mülkiye Mektebi’ndeki eğitimini hastalığı nedeniyle yarıda bırakan Hüseyin Rahmi için tek bir yol vardı o da yazmak. İlk romanı Şık'ı yazdığında henüz genç bir delikanlıydı. Dönemin edebiyat devi Ahmet Mithat Efendi bu genç yeteneği keşfetti ve onu Tercüman-ı Hakikat gazetesine davet etti. Hüseyin Rahmi, hocası Ahmet Mithat’ın halk için roman anlayışını devraldı ama onu sokağın gerçekliğiyle birleştirerek bambaşka bir boyuta taşıdı.
Hayatındaki en yakın dostu, evin bir odasının da sahibi olan Miralay Hulusi Bey’miş. Aralarındaki bağ o kadar güçlüymüş ki yazarın vasiyeti Hulusi Bey'in mezarının yanına gömülmekmiş (ve öyle de olmuştur). Hulusi Bey'in vefatından sonra büyük bir bunalıma girip bir dönem Mısır’a gittiği söylenir. Kendisi hiç evlenmemiş. Bu konu o dönemde büyük bir merak konusuymuş. Naci Sadullah da bu soruyu sormaktan geri durmamış. Gürpınar döndükten sonra, Ekim 1934’de yayınlanan röportajını şöyle aktarmış:
“—Niçin hiç evlenmediniz üstat?
Bu sualime, o daimi tebessümünü biraz daha sarihleştirerek cevap verdi,
—Maazallah evlenseydim, kavga etmekten iki satır bile yazı yazmaya vakit bulamazdım!