Kitabı çok beğendim. En çok hoşuma giden şey, mutluluğun öyle büyük hedeflerde ya da başkalarının gözünde olmadığını, aksine insanın kendi iç dünyasında, kendi huzurunda yattığını göstermesiydi. Kendime “Acaba ben kendi mutluluğumu gerçekten kendimden mi bekliyorum, yoksa hep birilerinin ya da bir şeylerin bana getirmesini mi umuyorum?” diye sordum.
Schopenhauer’in karamsarlığı bile bana iyi geldi, çünkü bana şunu gösterdi: Hayat mükemmel değil ve olmak zorunda da değil. Küçük şeyleri fark edebilmek, fazla istememek, olanla yetinebilmek. Bunları öyle basit ama güçlü bir şekilde anlatıyor ki insan kendine kızmadan, kendini küçümsemeden düşünmeye başlıyor.
Özetle, kitap bana şunu öğretti: Mutluluk, peşinde koşulacak bir şey değil. Onu kendi içine bakarak, elindekini görerek, beklentilerini ayarlayarak yaşayabilirsin. Ve bunu anlamak bile başlı başına bir mutluluk. Belki de bu kitabı bu kadar sevmemin nedeni, bana kendimle ilgili söyleyemediklerimi söylemesi ve düşünemediklerimi düşündürmesiydi. Herkesin kendiyle bir derdi varsa ve bu dertten kaçmak yerine yüzleşmek istiyorsa, mutlaka okuması gereken bir kitap.