Reşat Nuri Güntekin / Damga
Çocukluğumun en eski hatırası bir ağustos şenliği gecesidir. Bu hatıra, görülmüş bir şeyden ziyade vaktiyle dinlenmiş bir masalın hayalde bıraktığı izlere benzer: Bu dünyada başka bir âlemde ucu bucağı olmayan bir bahçe... Ağaçlarında renkli fenerler yanıyor... Bembeyaz, ince ince yollar... Uğultulu bir mahşer kalabalığı... Yer yer çarkıfelekler yıldız-lanıyor, havaî fişekler uçuyor... Yalnız karanlık ve aydınlık-tan ibaret bir vehim dünyası...
*
Çocukların büyük adamlar gibi gizli dertleri, ehemmiyetle sakladıkları izzetinefis yaraları vardı.
*
Sevdiğini tehlikeye atmamak, dile düşürmemek için, kendini bataklığa gömen bir biçareden korkmak, haksızlık değil miydi?
*
Ben, ne vakit mağrur olmaya kendimde bir hak göreceğim, bilir misiniz? Hayatta bir işe yararsam, kendi gayretimle kendime bir mevki yapabilirsem...
*
Bu fedakârlığı bir aşk için yapmıştım. Bu aşk, benim sade mazeretim değil, aynı zaman da kuvvetimdi de... Uğruna kendimi feda ettiğim şeyin, bir vehim gibi silinip gittiğini görürsem, nasıl tahammül edecektim? Bu aşk gönlümün öyle gizli bir ışığıydı ki, mutlaka muhafaza etmeliydim.
*
Zaman, bu yarayı kapayacak... Ben de herkes gibi olacağım...
*
Benim kendimden başka kimseden şikâyetim yok.
*
Bütün sevdiklerimin yabancısı oldum.
*
Fakat, muhakkak olan şu ki: insan, kimin yanında yüz karası yoksa, kimin yüzüne çekinmeden bakarsa, kendini ona yakın buluyor...
*
Ah, bu dünya ne fena... İnsanın bütün sevdikleri birer birer gidecek olduktan sonra, neye yaşamalı?
*
Olmayacağını bile bile kendimi kaptırdığım bir hülya...
*
Hayatımı bir vehme kurban etmiştim.