Öylesine yürüyorum bir sokakta
Bacasız, dumanı inceden tüten bir ev
Az ilerisinde ışığı saklayan kavaklar
Adımlarım kavakları ürkütmekten korkmuş
Dilim kelimelerini yutmuş...
Ben...yürüyorum
Ölü atların sesini duydum bozkırdan
Arkalarında toprağın nal sesleri
Bir çoban bağırdı yukarıdan
Sesi doğaya feryat
Sesi geride bıraktığıma...
Ben...yürüyorum
Birkaç taş düştü sırtımdan
Öylece oturan birini gördüm yamaçta
Bıraktığım yerde, kelimesiz, kalemsiz...
Geçtim yanına, baktı; beni gördü
Ben...yürüyorum
Yolumda bir gölge belirdi uzaktan
Dağ başında oturan bir ben, öylece
Ne arkasından bağıran bir anne
Ne peşinden koştuğum bir uçurtma..
Ben... düştüm.
Kalemimden.
....
Rüveyda, seziyorum; tahammülün kalmadı
Ama dur, boşaltayım bütün çığlıklarımı
Asırlardır köhne barınaklarda
Küflenen, çürüyen çığlıklarımı
At vuruldu; içim paramparça Rüveyda
Gölgelerin ardına sakladım kusurumu
Sen orda kayıtsızca gülümsüyor gibisin
Ben burda damla damla eriyip akıyorum
Yine de, bırakamam yerlere gururumu
İstenmediğim yeri usulca terk ederim
Hâtıra kalsın diye bırakır da ruhumu
Mahzun bir derviş gibi boyun büker, giderim
Nurullah Genç
...
Adını söylemek istemiyorum
Her hecesi amansız bir kor dudaklarımda
Her harfine yıllardır şimşeklerle yarıştım
Zindanlara karıştım, ölümlerle tanıştım
Adını söylemek istemiyorum
Rüveyda dediğim zaman
Anla ki, senin için yürüyor kelimeler
Çığlığımın atardamarlarından
...
İnsan, hayal ettiği,kalbinden dünyaya yürüyen her şeyi birer bir karşılayacak sözcükleri her zaman bulamaz. O sözcükler gözünün önünde, aklının ortasında dursa da tuhaf bir bakar körlük bizi dilsiz düşürür. Yazmaya oturduğumuz her yaşantı, bizim hayal ettiğimiz yere varmaz her zaman. Tıkanır kalırız. Yazdığımızın kalbimizi karşılamadığını görürüz. O biriken neyse, bizde henüz olgunlaşmamıştır.