Başında ve sonunda aynı lezzetli tadı aldığımız bir yemek gibi;biri gençliğinin en başında, diğeri yaşamının son evresinde, aynı bedenin içinde iki farklı insanın yaşadığı duyguları anlatıyor bu roman.
Kitabın başlangıcında insanın duygusal yolculuğunun sonu sezdirilirken, son sayfalarda ise o uzun bekleyişin ardından gelen düşsel bir başlangıç hissi kaldı bende.
Yazar açıkça söylemese de kitabı bitirdiğimizde şunu hissediyoruz:Sadece Angustina ve Drogo değil, Bastiani Kalesi’ne adım atan herkes hayatlarının bir döneminde o distopik hayalin içinden geçiyor. Ve bir kez girdiklerinde,çoğu artık kaleyi gerçekten terk edemiyor.
Zamanın esir aldığı bir avuç insan ve Tatar Çölü’nden bir türlü gelmeyen düşmanın hayaline teslim olmuş, boşa geçen ömürlerin özeti.
Keyifli okumalar.
2025 yapımı Guillermo del Toro imzalı uyarlamayı kitabı okumadan önce izlediğim için, Frankenstein’e biraz önyargıyla başladım.
Ancak Mary Shelley’nin kitabın önsözünde, eserin ortaya çıkış hikâyesini anlatışı; tehlikeli bir oyuna başlamadan önce hissedilen o meraklı heyecana benzer bir duygu uyandırıyor.
Mükemmeli yaratma fikrinin tahayyül sınırlarını zorlayan Victor’ın hayal kırıklığı ise, bugün bile geçerliliğini koruyan bir gerçeği hatırlatıyor.İnsanlar çoğu zaman “standart” kabul edilen görüntünün dışında kalanları çirkin ve kötü olarak etiketlemeye meyilli.
Oysa insan olmanın karakteristik özelliklerini,etik değerlerimizi, merhametimizi ve duygusal bir varlık oluşumuzu düşündüğümüzde, Frankenstein yalnızca bir korku/canavar yaratma hikâyesi değil. Tam tersine,insanın yabanıl doğasına dair hâlâ tartışılmaya değer sorular soran bir eser.
Bu nedenle Frankenstein, her dönemde yeniden okunmayı ve üzerinde düşünülmeyi hak eden bir klasik.