“Dünya kötü bir durumda ama herkes elinden gelenin en iyisini yapmazsa her şey daha kötü olmaya devam edecek” düşüncesiyle, Nazilerin Yahudilere yaptığı işkencelerden kurtulma şansı olduğu halde o şansı, en iyisini yapmak için kullanıyor yazar. Orada kalıp aynı acıyı paylaşıyor. Onu ayakta tutan, ruhen güçlü kılan tek şey ise hayatının bir anlamı olması.
Yahudi kökenli bir nörolog ve psikiyatrist olan Victor frankl içindeki boşluğu doldurmak isteyen ama asla dolmayacağını düşünenlere armağan etmiş sanki kitabını. Zira II. Dünya Savaşı'nda esir düşmüş, bacalardan tüten insanları izlemiş ve ailesinin katledilmiş olması bile kendisini boşluk girdabına itmemiş.
Kitabı okurken Dövüş kulübü filminden bir sahne düştü zihnime. Bu sahnede, şişirilmiş egosuyla ‘kendimi seviyorum, kendimi seviyorum, kendimi seviyorum’ diyen bir adam var. Dövüş kulübü aslında modern Batı medeniyetine, modern kapitalist medeniyete yöneltilmiş, çok enteresan bir eleştiridir. Burada çok ilginç bir söz ediyor kahraman:
“Biz tarihin çocuklarıyız,
Bir yerimiz bir amacımız yok,
Bizim büyük bir savaşımız yok, büyük ekonomik buhranımız yok,
Bizim büyük savaşımız manevi bir savaştır,
Ve bizim büyük depresyonumuz hayatlarımızdır” diyor.
Bu ifade, Batı uygarlığına yönelik büyük bir eleştiridir benim için.
Zira her şey amaçsız bir mutluluğa bağlanıyor.
Öte yandan, biz kendi medeniyetimize baktığımız zaman; büyük şair Sadi-i Şirazi’nin bir sözüyle karşılaşıyoruz: “İnsan bir damla kan ve bin bir endişe…” İnsan, hep endişelere sahip olagelmiş bir varlıktır. Amaçsız ve başıboş yaratılmamıştır.
Lakin günümüz toplumunda çok önemli bir değişim mevcut çünkü insanlar giderek yaşama amacını kaybediyor. Hepimiz maddi değerlere ulaşmak için çok fazla zaman harcıyoruz. Ancak bu maddi değerlere ulaşırken harcadığımız