Hapse katiller, hırsızlarla beraber fikir ve kanaat sahipleri de giriyor, fakat yığın bu iki zümreyi birbirinden ayıramıyor yahut ayırmaya lüzum görmüyordu.
Zavallı Drogo. Belki istemeyerek gitmişti görev icabı da olsa bir subay olarak Bastian Kalesi’ne. Çok kalmayacaktı orada, belki bir dört ay, sonra tekrar dönecekti evine yurduna fakat... O da kapıldı kalenin gizemli havasına, Tatar Çölü’nden gelecek düşmanla savaşma arzusuna. Yıllar saliseye dönmüş ve genç yaşında girdiği kaleden, çok kalmayacağım dediği bu evinden, yaşayabileceği tüm güzel şeyleri bu uğurda yitirdiği surlardan hastalıklı bir ihtiyar olarak ayrılıyordu ve yapılacaklar için daha vakit var dediği hayatın bir çırpıda bittiğini fark edemeden ölümün kapıyı çaldığını duyuyordu. Buzatti roman boyunca zamanın çok çabuk geçtiğini, yapmak istediklerimiz için geç kalınmaması gerektiğini hatırlatmaya çalışmış. Yunus Emre’nin de dediği gibi hayat, bir yel esimi kadar ancak sürmekte:
Geldi geçti ömrüm benim
Şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle gelir
Şol göz yumup açmış gibi
Huzur bulmak için gittiği Walheim adlı bir köyde aşk acısıyla ve sevdiği kıza kavuşmanın imkansızlığıyla huzursuzluğu artan Werther’in ruhsal çöküntüsüne tanık oldum. Okurken Mecnun’un kendisini çöllere vurması geldi aklıma. Mecnun mu daha çaresizdi yoksa Werther mi bilemedim. Çünkü Mecnun Leyla’ya yaklaşamıyordu, onunla sohbet edemiyordu, ona dokunamıyordu. Halbuki Werther her daim Lotte’nin yanındaydı, onunla vakit geçirebiliyordu. İşte burada kendime sordum ki yakın olmak mi çaresizlik yoksa uzak olmak mi? Yakınsın lakin milyonlarca ışık yılı kadar uzaksın; uzaksın lakin damarında akan kanı hissedecek kadar yakınsın. Zor bir durum ikisi açısından da. Bana kalırsa Werther’in acıları Mecnun’dan daha derin. Yakın olmak insanın kavuşma ateşini daha da artırıyor fakat kavuşmanın imkansız olması insanı derinden yaralıyor.