***
"Gariptir şu insan; sevmez, yağmurda yürümez, şiir okumaz, dua etmez, mektup yazmaz, sonra da mutlu olamıyorum der." Yanlış hatırlamıyorsam böyleydi Ali Çolak'ın ilk okuduğun andan itibaren çok sevdiğin o sözü. Hani senin yine hüzün deryasına yelken açmış usul usul ilerlediğin bir gündü, nasıl da vurmuştu o kelimeler seni. Hatırlıyorsun değil mi?
Sevmeyi, yağmurda ıslanmayı, dua etmeyi ve şiir okumayı az çok bilirdin. Bunların insana nasıl şifa verdiğinden haberdardın. Ama mektup yazmışlığın yoktu, nasıl olsundu ki? Kendisine mektup yazacağın, teknolojinin taşıyamayacağı hislerini kağıda aktarıp göndereceğin kimsen yoktu. Yalnız ve çok okuyan, okudukça daha da yalnızlaşan herkes gibi sen de kelimelere aşinâydın, mektup yazmak zor olsa da üstesinden gelirdin. Kelimelerle yaka paça olmuşluğun az değildi.
Mektup deyince bak aklıma ne geldi; İtalya'nın Verona şehrinde Juliet evi diye bir yer varmış. Şu meşhur Romeo ve Juliet hikâyesindeki o büyük aşk masalının yaşandığı söylenen ev. Öğrenince sen de benim gibi şaşıracaksın, dünyanın her yanından binlerce insan buraya mektup gönderiyormuş her sene. Kimseye anlatamadıklarını, acılarını, kırgınlıklarını, karşılıksız aşklarını, hayattan ümit kesmelerini... kalplerinde bir yara olarak taşıdıkları ne varsa bir kağıda yazıp gönderiyorlarmış Juliet'in adına. Ve tüm bu mektupları cevaplayıp yazanlara gönderen insanlar varmış orda, başkalarının dertlerini dinlemeye hazır bir avuç insan.
Hiç tanımadığın bir insana mektup yazıp yine ondan cevap beklemek sana da garip gelmiyor mu? Ya da en iyisi şöyle sormalı; insan en yakınındakilere anlatacak hiçbir şey bulamazken, kilometrelerce uzaktaki bir başkasına dertlerini yazma ihtiyacını neden hisseder? Yazmanın ne demek olduğunu ve bir insanın neden yazma ihtiyacı hissettiğini sen