Otobüsten indik. Yolcuların herbiri biyana dağıldı.
Bilmediğim biyana yürüyorum, sonra öbür yana. Yürünecek başka yan da yok. Bir parça sokak, bir tutam yapı, bir avuç insan... Bir parça sokağa dizilmiş bir tutam yapı içinde bir avuç insan...
Kahvelerin en büyüğüne girdim. Üstü otel.
Her masada insan kümesi, kâğıt oynayanları seyrediyorlar.
Kapıdan girince başlar bana çevrildi. Sonra yine oyun kâğıtlarına döndüler.
Boş masalardan birine oturdum; Saat 20,30
Yanımdaki masada onbir kişi var. Dördü kâğıt oynuyor, yedi kişi bakıyor. Öylece bakıyorlar...
Öbür masalarda da öyle; dörder oyuncu, yedi-sekiz seyirci. Dört kişi oynuyor, öbürleri bakıyor. Öylece kıpırdamadan, kımıldamadan bakıyorlar. Saat 20,40.
Saat 21. Öylece bakıyorlar. Biri yaşlı, gözlüğü var. İki eli çenesinde, öylece bakıyor.
Saat 21,30. Biri balta burunlu. Bir elini ensesine dayamış, öbürü ayağında. Öylece bakıyor.
Saat 22. Öylece bakıyorlar, öylece...
Kanım tutkallaşıyor. Şimdi kıtır kıtır kesseler kanım akmayacak, belki damarlarımdan biriki kırmızı pelte düşecek.
Saat 22,30. Öylece bakıyorlar, öylece... Bağırmak geliyor
Ama biliyorum, korkulu düşlerdeki gibi sesim soluğum çıkmayacak. Kanım çekiliyor, içim boşalıyor, ığıl ığıl bir sıcaklık akıp gidiyor benden. İliklerim kuruyor.
Saat 23. Öylece bakıyorlar, öylece, öylecene... Hemen kalkıp gitmeliyim. Yoksa burda donup, kuruyup kalacağım. Hemen, hemen kalkmalıyım burdan. Az daha durursam bacaklarım beni dinlemeyecek, ayaklarım toprağa bağlanacak.
Saat 23,10. Öylece bakıyorlar, öylece, öylecene...
Dışarı fırladım
Otelin kahvesine döndüm. Saat 23,30. Hepsi orda. Oldukları gibi... Öylece bakıyorlar, öylece, öylecene... Bakıyorlar, görmeden, düşünmeden, öylece, öylecene...
3 Kasım 1959