➡️ *Dinden uzaklaşmak felaket getirir!* 📆 (Osman Ünlü Hocanın 24.01.2026 tarihli yazısı) *Sual: İnsanların, Allahü tealanın emir ve yasaklarını dinlememesi, bunlardan uzaklaşması, bunların felaketi mi olmuştur?* *Cevap:* Bu konuda Kâmûs-ül-a'lâmda deniyor ki: “Endülüs Sultanı Üçüncü Abdurrahman, memleketini genişletti, kuvvetlendirdi. Fas'ta hükûmet süren İdrîsîleri, Fâtımîlere karşı destekledi. Bunları hükmü altına aldı. Mükemmel donanma da yaptı. Kendisi ve adamları ilim ve edeb sahibi idiler. Âlimlere ve ilme çok kıymet verirdi. Bunun için, Endülüs'te ilim ve fen çok ilerledi. Sarayı ve devlet daireleri birer ilim kaynağı oldu. Her memleketten ilim öğrenmek için Kurtuba'ya akın akın toplandılar. Kurtuba'da büyük ve mükemmel bir tıp fakültesi kurdu. Avrupa'da ilk yapılan tıp fakültesi budur. Avrupa kralları ve devlet adamları, tedavi için Kurtuba'ya gelir, gördükleri medeniyete, güzel ahlaka, misafirperverliğe hayran kalırlardı. Altı yüz bin kitap bulunan bir kütüphane de yaptırdı. Kurtuba'dan üç saatlik mesafedeki Vâdi-yül-kebîr kenarında, Ezzehra isminde pek büyük ve ince sanatlarla dolu bir saray ile mükemmel bahçeler ve büyük bir cami yaptırdı. Kurtuba'da çok sayıda derin âlimler yetişti. Endülüs'teki Benî Ümeyye halifelerinin sekizincisi olan Abdürrahman-ı sâlis, elli sene adalet ile hüküm sürüp, miladi 961 senesinde yetmiş iki yaşında vefat etti.” Fakat sonra, İslam ahlakını, Allahü teâlânın emirlerini bıraktıklarından, hatta Ehl-i sünnet itikadını bozarak, İslamiyeti içeriden yıkmak alçaklığı başladığından, Pirene Dağları'nı aşamadılar. Miladi 1031'de Ümeyye devleti çöktü. Bunlardan sonra Endülüs'e, önce Mülessimîn veya Murâbitîn denilen devlet, bundan sonra da, Muvahhidîn devleti hâkim oldu. Fakat İspanyollar, 1492'de, Gırnata şehrini de alıp
Alıntı
“Allah’ım, bugünümü şükürle güzelleştir. Kalbime kanaat, gönlüme huzur, dilime hamd yerleştir. Beni nimetine nankörlükten, kalbimi darlıktan muhafaza eyle. Bugünü rahmetinle, kolaylığınla ve bereketinle tamamlamayı nasip et. Âmin.”
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Hakkı ve tevhidi duyunca, Allah’a hamd edelim; bizde hâla imanla çarpan bir kalbimiz olduğuna.. | Mehmet Emin Akın
1000Kitap
Daha millî mücadeleye atılırken Mustafa Kemal'in, kuvvetli bir tarih bilincinin etkisi altında bulunduğunu görmekteyiz. Şöyle ki: Doğu ulusları ile Batı uluslarının karşılıklı olarak birbirleri üzerine saldırıları, tarihin sık sık şahit olduğu Doğudan Batıya ve Batıdan doğuya dalga dalga insan akınları, dünya tarihinin belli başlı bir safhasını teşkil etmektedir. Doğu uluslarının en güçlüsü olduğu bilinen Türkler de, İslâmdan önce ve İslâmdan sonra, aynı surette dalgalanmalarla Batıya doğru akarak Avrupa içerlerine kadar ilerlemişlerdir. Öte yandan Araplar da güneyden İspanya'ya geçmişler ve Fransa'ya kadar uzanmışlardır. Fakat her taarruza karşı mukabil bir taarruz, daima kendini gösteren bir kanun hükmündedir. Karşı taarruzu önleyecek etkili tedbirler alınmazsa sonu perişanlık olur. Nitekim Batı uluslarının Endülüs'te başlayan karşı taarruzları, Kuzey-Afrika'da da devam ederek, Araplar için millî bir felâket şeklini almıştır ki, günümüzde bu felâketi bütün acı görüntüleri ile yaşamaktayız. Türklere gelince: Selçukluların yıkıntıları üzerinde kurulmuş olan Osmanlı Devleti'nin hükümdarları, Doğu-Roma'yı düşürdükten sonra, Batı-Roma'yı da ele geçirmek teşebbüslerinde bulunmuşlardır. Bu hamlelerin son hedefi Kızılelmadır; bu bütün Hristiyan dünyasına boyun eğdirmek anlamına gelir. Osmanlı hükümdarları içinde İslâm âlemini tümü ile bir elde toplamak emelini güdenler de olmuştur. Suriye, Mısır, Arabistan ve Irak bu amaçla fethedilmiştir. Fakat Batılıların sürekli saldırıları, İslâm ulusların memnunsuzluğu ve nihayet cihangirâne emellerin aynı sınırlar içine topladığı çeşitli milliyetler arasındaki bünye ayrılıkları, en sonunda Osmanlı İmparatorluğu'nu da tarihin sinesine gömmüştür. İşte, dünya tarihinin akışından bu sonucu çıkaran Mustafa Kemal, şimdi ne yapılması
Araştırma-İnceleme
logo Anasayfa Türk Tarihi Bir şifa medeniyeti : Osmanlı Bir şifa medeniyeti : Osmanlı Yayınlanma Tarihi: 25.07.2018 00:00 Güncelleme Tarihi: 26.07.2018 10:08 İslâm dininin tebliğinden sonra Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) işaret ve teşvikleriyle dinî ilimlerin yanında tıp bilimi de gelişmişti. Cihan İmparatoru olan Osmanlı imparatorluğu ise tıbbiye konusunda Avrupalılardan çok öndeydi. İnsanoğlunun varlığından itibaren sağlık ilgi alanı oldu. Batı yüzyıllardır tedavisi mümkün olmayan hastalıkların tedavisinde şeytan çıkarma yöntemini kullandı. Osmanlı ise o dönemde günümüz modern tıbbına ait birçok yöntemi kullanıp modern olarak teşkilatlanmaya gitti. Osmanlı hekimleri bilim yerine araç olarak şifayı tabiatın kendisinde buldu. Günümüzde değişen bu yöntemler sadece olumlu yönde mi olmuştur? KİMLERİ ÖRNEK ALDILAR İbn-i Sina'nın El-Kanun Fi't-Tıb adlı eseri tıp dünyasında eşsiz bir kaynaktır. Bu eser, tüm dünyayı etkileyen, eserleri Avrupa'daki tıp fakültelerinde yıllarca ders kitabı olarak okutulmuştur. İbni Sina'da, kişinin dört mizacına göre hastalıklara çare bulur. Mizacı aynı olan insanların majör özellikleri benzerdir. Ancak her insanın mutlaka saf safravi, demevi, balgami veya sevdavi olmayabilir. Kişinin bedeninde birden fazla hılt baskın olabilir. Bu tiplere karışık mizaç denir. Böyle bir kişi baskın olan iki veya daha fazla hıltın karma özelliklerini gösterecektir. İnsanda dört hıltın dengesinin bozulması ile hastalık oluşur. Tedavi şekillerinden en göze çarpanlar müshil, lavman, kusturma, hamam, masaj, egzersiz, hacamat, sülük beslenme tarzı değişikliği ve tıbbi bitkilerdir. Günümüzde hala kullanılan başarılı tedavi şekillerindendir. Bütün bu uygulamaların ana fikir detokstur. Bozukluğu tespit edilen hıltların bedenden uzaklaştırmak asıl amaçtır. Bedenin
Araştırma-İnceleme Tarih
Sahte Emevi Fetihleri: Emevilerin İnsanların İslam'a Geçmesini Nasıl Engellediğine Dair Kanıtlarla Sünni kaynaklardan: Resmî anlatıyı okuduğunuzda, Emevilerin İslam'ı Sind'den Endülüs'e kadar yaydığını, milletlerin atları, kılıçları ve sancakları sayesinde akın akın Allah'ın dinine girdiğini düşünüyorsunuz. Ama gerçek tarihi, rakamları, tarihleri, gerçekleri okuduğunuzda... şok edici gerçeği keşfedersiniz: Mısırlıların %90'ından fazlası, hicri ikinci yüzyılın sonuna (yaklaşık MS 800) kadar Hıristiyan kaldı. Oysa "fetih" 641 yılında Amr ibni As önderliğinde başlamıştı. Emevilerin kalesi olan Şam’da Müslümanlar ancak hicri üçüncü yüzyılda (miladi dokuzuncu yüzyıl), yani Emevi devletinin yıkılmasından yaklaşık 100 yıl sonra çoğunluk haline gelebildiler. Mağrip'te kabileler, hicri ikinci yüzyılın ortalarındaki (M.S. 740 ve sonrası) devrimlere kadar putperestliklerini ve Hıristiyanlıklarını sürdürdüler. Ancak asıl çağrı, Emevi yönetiminin yıkılmasından sonra Amazighler tarafından başlatıldı. Eğer İslam gerçekten Emeviler sayesinde yayıldıysa neden insanlar İslam'a girmedi? Cevap açık ve acıdır: Emeviler, insanların İslam'a geçmesini istemiyorlardı. Çünkü Müslümanlar cizye ödemez. Müslüman esir alınmaz. Müslümana köle muamelesi yapılmaz. Peki ya kâfir? Yenilenebilir bir finansal kaynaktır: haraç, toprak vergisi, köleler, savaş ganimetleri. Örnek olarak Irak'ı ele alalım. Hicri 82 (Miladi 701) yılında Haccac bin Yusuf, Halife Abdülmelik bin Mervan'a Iraklıların büyük sayılarda İslam'a geçtiğinden ve bu nedenle haraç parasının azaldığından şikâyet eden bir mektup yazdı. Daha sonra Emevi devletinin bütün fıkhını özetleyen şu cevap geldi: “Onları cizyeye bağlayın, çünkü onlar ancak cizye korkusundan dolayı cizyeye boyun eğiyorlar.” [Taberi, Peygamberler ve Hükümdarlar
Din