Ejderhaları duyduğumda aklıma Game Of Thrones dizisinin, ‘Kalessin’i’ duyduğumda ise Daenerys’in geldiği fantastik bir kurguya sahip romanda, insanların ölmemek için sadece bedenlerinin var olmasına göz yummaları ve Çevik Atmaca’nın ise ölümü kabullenip ölülerin bedenlerini geri getiren bu büyüyü bozmak için Morred’in oğlu Lebannen(Arren) ile Yerdeniz’de yaptığı yolculuğu ele alıyor.
Arren çocuk yaşta Çevik Atmaca ile bu yolculuğa çıkmış yolculuk esnasında birçok şey öğrenmiş, tecrübe etmiş ve en sonunda yazarında dile getirdiği üzere ölümü görmüş, tanık olmuş ve kendisinin de ölümlü olduğunu farkına varmış. Yazar bu olaya da ‘büyüme’ adını veriyor, ama daha geniş bir bağlamda. :)
Polisiye romanlarını sevdiğim doğrudur ama fantastik romana bu kadar ilgi duyacağım hiç aklıma gelmezdi özellikle kitap bir serinin üçüncü kitabı. Henüz ilk iki kitabı okumama rağmen sürükleyici ve insanın içinde bir şeyler uyandırıyor.
İlk iki kitabı okuduktan sonra güncelleme yapacağım.
20.12.2021
Gerçek adı Aleksey Maksimoviç Peşkov olan yazarımız, 19 yaşında 'Acı' anlamına gelen Gorki soyadını almış, sosyalist gerçekçi yazımın öncüsü olan Rus yazar,Ana romanında Rus Devrimi öncesi işçi sınıfının kendi içlerinde birlik olup, bilinçlenmeye başlamasını,çarlık ve sömürü düzenine son verme çabalarını anlatır.
Romanda yıllarca sarhoş kocası tarafından dayak yiyerek hayatını sürdüren Pelage(Ana)'ın gerçek yaşam öyküsü kocasının ölümüyle başlar.
Oğlu Pavel babasının ölümünden sonra kendine farklı bir yol seçmiştir, halkı uyandırmaya çalışan devrimcilerle birlik olmuş ve onları ezen, çürüten düzene karşı en ön saflarda savaşmıştır.Ana önce bu durumdan korkup oğlunun başını tehlikeye sokmasından korkmuştur, lâkin Pavel ve arkadaşlarını tanıdıkça fikirleri değişir davayı benimser,inanır ve onlarla canı pahasına bu dava uğruna mücadele eder.
Dünyanın değişebileceğine, hakkını savunanların, birlik olanların kazanacağına dair umut veren bir hikâye.Gerçek olaylardan alınmış karakterlerin olması, işçi ve burjuva kesimindeki o zalim uçurumu kabullenmeyip kitaplar okuyup sürekli öğrenme ve toplumu bilgilendirme
çabasında olanların verdiği mücadele kesinlikle okunmaya değer.Her ne kadar acılarla dolu olsa da umudunu yitirmeyenlerin hikâyesi.
İspanyol Kraliyet Akademisinin iki kadın üyesinden biri olan Carmen Martin Gaite’nin bu eseri, ölümünden üç yıl önce Fastenrath Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.
Carmen Martin Gaite , bireyin içsel çatışmalarını, monologlarını, ölümün geride bıraktıklarını, yalanların, geçmişi affedebilmenin ve sevgi arayışının hikâyesini Virginia Woolf’u anımsatan üslubuyla ele alıyor.
Kitap, bireyi ele aldığı için kendimizde bir hayranlık uyandırıyor ve bu hayranlıkla hiç sıkılmadan okuyabileceğimiz türden bir roman oluveriyor. Şahsen, çok severek ve ilgiyle okuduğum bir (16 tane alıntısını paylaşmışım) kitaptı. Herkese tavsiye ediyorum, tadından yenmez bir kitap..
“Ben bilim kurgu yazmıyorum, yazdığım tek bilim kurgu Fahrenheit 451’dir. Çünkü gerçeğe dayanılarak yazılmıştır. Bilim kurgu gerçeğin tasviridir, fantezi değil.” — Ray Bradbury
Guy Montag adında işini seven bir itfaiyeci yaptığı iş üzerine hiç düşünmemişti, karısını gerçekten seviyor muydu? Bunu bile tam olarak cevaplayamıyordu. Tüm zamanını televizyonla kaplı odalarda öldüren eşi Mildred’le beraber ömrünü geçiriyordu. Ta ki bir gece, yürüyüşe çıkan komşusu Clarisse’le karşılaşıp, hayatı sorgulamaya başlayana kadar.
- İtfaiyeci dediğime bakmayın zira o zamanlarda itfaiyeciler yangın söndürmek yerine yangın çıkarıyordu.
Olaylar, yerler ve kişiler kısıtlı olmasına rağmen sizi içine çeken kitabın dili, ilk başlarda baya bi zorlamıştı, pek zevk alarak okuduğum söylenemezdi ama ilerledikçe gizemli ve gerilimi bol olan bir romanla karşılaştım. Belli bir yere geldikten sonra su gibi akıp geçiyor.
Özellikle konusu bakımından ilk sıralara yazabileceğiniz bir kitap. Düşünsenize kitap okumayan bir toplum ve kitapları sonsuza dek yok etmeye çalışan itfaiyeciler...
Jack London’ın otobiyografik romanı olan Martin Eden, 20. yüzyılın başında sosyal ve ideolojik meseleler ağırlıklı içeriğiyle karşımıza çıkıyor. London farklı sınıflar arasındaki zihniyet ve değer farklarına değinirken, sosyal statü farklarının Amerikan kültüründeki etkisini gözler önüne seriyor.
Şüphesiz bu romanın ana konusu, hangi sınıftan olursanız olun, başarı ve refah sizin için uzak değildir. Sadece azim, hırs ve çalışma isteğine sahip olmalısınız.
Martin Eden alt sınıfa ait yoksul bir denizci iken ilk görüşte aşık olduğu yüksek tabakadan olan Ruth için karakterini baştan aşağı değiştirir. Yazar olmaya karar verir, yazar yazar yazar..Yazdıklarını Ruth’a okur lâkin Ruth yazarlığın ona iyi bir yaşam vermeyeceğini her defasında yüzüne çarpar...
Yazdıkları her defasında geri çevrilir, yılmaz hem çalışır hem de yazar... Ruth’a kavuşmak için günün 20 saati uyanık iken 4 saati uyur.
Bu bölümden sonrası kitabın son bölümüne tekabül ettiği için spoiler olmadan yazamıyorum, okuyup bitirmeniz dileğiyle..
Şunu da belirtmek isterim ki o kadar abartıldığı kadar bir şey bulamadım romanda. Hatta ve hatta bu kadar hedefi için çalışıp çabalayan birinin sonunun umutsuzluk olması çok ama çok abes..