James Joyce'un, farklı kaynaklarda farklı şekillerde aktarılan ama onun yazarlık dehasını en iyi özetleyen o meşhur mottosuyla başlamak istiyorum: "İçine o kadar çok bilmece ve bulmaca (enigma ve puzzle) koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar; insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu budur."
Her ne kadar bu cümle Joyce'un yakın çevresine söylediği fikirlerin zamanla parlatılmış bir versiyonu olsa da yazarın temel stratejisini kusursuz yansıtıyor: Edebi bir tuzak kurmak ve bu labirentin içinde sonsuza dek konuşulmak. Bugün bile dünyanın en çok tartışılan ama belki de en az bitirilebilen kitaplarından biri olması, Joyce'un bu "ölümsüzlük" oyununda ne kadar başarılı olduğunun en büyük kanıtı. Öyle ki; romanın geçtiği 16 Haziran günü, her yıl dünyanın dört bir yanında "Bloomsday" adıyla bir edebiyat festivaline, adeta modern bir ayine dönüşmüş durumda.
Ulysses sadece "zor" olduğu için değil, yayımlandığı dönemde maruz kaldığı ağır sansür nedeniyle de bir efsaneye dönüştü. Kitabın kaderi, 1918-1920 yılları arasında ABD'deki The Little Review dergisinde tefrika edilirken mühürlendi. Özellikle “Nausicaa” bölümündeki o meşhur sahne, katı Comstock Yasaları'na takıldı. 1921’de derginin cesur editörleri Jane Heap ve Margaret Anderson mahkûm edildi. Bu karar teknik olarak derginin o sayısı için verilmiş olsa da Ulysses için yıkıcı bir emsal oluşturdu; kitap gümrüklerde "müstehcen" sayılarak toplatılmaya ve yakılmaya başlandı.
İngiltere'de de durum farksızdı; açık bir mahkeme yasağından ziyade ağır bir fiilî sansür uygulanıyordu. Bu baskılar nedeniyle Joyce, eserini ancak 1922’de, kendi doğum gününde, Paris'teki o sığınak limanda, Sylvia Beach'in Shakespeare and Company yayınevi