15 Mayıs sabahı... İzmir... Victor Hugo'nın şiirinde bahsettiği gibi Prenses İzmir...
Ne o, gözlerin yaşlı gibi? Yüzün ise solmuş gibi. Oysa tül tül elbisen gibi bembeyazdı her zaman o güzeller güzeli yüzün. Kokusunu mu aldın sen de Hasan Tahsin gibi yoksa? Vatanın gözbebeği, ufka doğru uzanan deryasında kara bir şeyler mi gördün? Düşman geliyordu, simsiyah. Her koldan, her ülkenin bayrağıyla. Önde emellerine alet ettikleri Yunanlar, sağında Amerika, solunda İngiliz, arkalarında Fransız, İtalyan. Namusuna göz dikmişlerdi, vatanın gözbebeği İzmir'ine. Sahiller, rıhtımlar onları bekleyen Rumlarla, ecnebilerle doluydu. Hani şu 600 yıldır yüreğimizde beslediğimiz Rumlar, Ermeniler. Yalnız unuttukları bir şey vardı, hesaba katmadıkları bir şey: Göğsündeki sönmeyen vatan aşkıyla, yüreğindeki pırlanta gibi hürriyet sevdasıyla Hasan Tahsin! Çıktılar karaya, korkunç çığlıklarıyla ''Zito Venizelos'' diye haykırdılar birdenbire. Yürüyordu düşman, İzmir'in mahremine. Kirletiyordu pis ayaklarıyla güzelim kaldırımları. Dur! diyecek bir vatan evladı yok muydu buna? Sonra bir ses geldi aniden, simsiyah bir şeydi. Kendi siyah, silahı siyah, kini siyah... Hasan Tahsin'di bu, başkası olamazdı zaten. Aylarca sokaklarda, evde, orada, burada seslenmemiş miydi: ''Allahım! Vatanım için şehit olmayı bana da nasip edecek mi?'' diye. Duası kabul olacaktı, büyük fedainin. Aniden çıkardı revolverini o koca yürek. Son kurşununa kadar bastı düşmanın üstüne. Devirdi üçünü birden. Düşman kirletememişti artık İzmir'i. Ve Hasan Tahsin'in duası kabul oldu. Büyük aşkı vatanı için şehit oldu. Onlarca mermi ve süngüyle şehit edildi, mübarek naaşı kargaşadan dolayı 3 gün sahilde kaldı, aktı tertemiz kutsal kanı İzmir'in o güzel sularına ama kirlenmedi İzmir...
Yaşar Aksoy'un kaleme almış olduğu bu müthiş