Yıllarca depresyonda olduğumu düşündüm. İçimde taşıdığım ağırlığı hep “bir bozukluk” gibi yorumladım. Oysa şimdi geriye dönüp baktığımda, aslında ben hep sosyal bir insandım. Kahkahalar, kalabalık sofralar, gece yarısı muhabbetleri… Bunların içinde o derin sessizliği hiç duymadım. Sosyal yaşamdan sıyrıldığımda ise üzerime çöken o tanıdık duyguya “depresyon” dedim. Ama Wilhelm Schmid’in kitabıyla fark ettim ki, belki de o şey, adı konmamış bir melankoliydi.
Pessoa’nın şu sözü burada bana çarpıcı bir ayna tuttu: “Olmadığım şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum.”
Benim de boşluğum tam buradaydı. Sandığım şey depresyon değil, aslında kendimden habersiz yaşadığım bir melankoliydi.
Schmid’in en sert çıkışı, modern çağın “hep mutlu ol” dayatmasına. Bugün reklam panoları, kişisel gelişim kitapları, sosyal medya influencer’ları hep aynı şeyi söylüyor: “Mutlu olmalısın. Hep.”
Ama bu ideolojinin çöküşü tam da mutsuzlukla başlıyor. Çünkü gerçek hayat inişli çıkışlıdır. Nietzsche’nin dediği gibi: “Hayatın büyük kısmı acıdır; mutluluk, acının içinde parlayan kısa bir alevdir.”
Mutluluk ideolojisi, mutsuzluğu bastırmaya çalıştıkça, mutsuzluk daha da büyüyor. Onu düşman bellemek yerine, bir yaşam öğretmeni gibi görmek gerekiyor.
Bugün devasa bir endüstri, mutsuzluğumuz üzerinden büyüyor. Mindfulness atölyeleri, kişisel gelişim kampları, anında mutluluk vaat eden kurslar… Hepsi birer pazar nesnesi.
Schmid’in eleştirisi burada çok net: mutsuzluğu yok saymak, hayatın yarısını çöpe atmak demektir.
Epicurus bile binlerce yıl önce ölçülülüğün değerini anlatmışken, biz hâlâ sürekli haz peşinde koşuyoruz. Schmid, bu “pozitiflik zorbalığını” reddederek bize yeni bir yol öneriyor: mutsuzlukla dost olmak.
Neden Okumalıyız?
Çünkü bu kitap sadece