"DUBARA DUBARA"
"İnsanın ayaklarının geri geri gittiği zamanlar olur bazen. Ardına bakmamak için çabalasan da ardında kalanlarda kalır saat. O anda durur ve bir daha çalışmaz. Saat kırıldı diye vakit durmuyor ama. Kimsenin yokluğu kimsenin sonu olmuyor..."
Bazen bir kitap okuruz ve içimizi tarif edilemez bir sıcaklık, tanıdık bir lezzet kaplar. Sanki daha önce bir yerden duymuş, izlemiş, gülmüş ve o gülüşün altında derin bir şeyler hissetmişizdir. Kitabı okurken tam da bu hissi yaşadım. Günümüz gençliğinin barınma krizini, ekonomik sıkışmışlığını ve tüm bunların içinde yaşamaya çalıştıkları küçük büyük hayalleri, mizahla harmanlayan bir roman… Fakat bu eser, sıradan bir öğrencilik hikâyesi değil; her satırında hem güldüren hem düşündüren, fantastik ile gerçek arasındaki ince çizgide süzülen özgün bir anlatı.
Dipsiz Deniz ve Salih... Çocukluklarından beri yetiştirme yurdunda omuz omuza büyümüş, hayatı birbirlerinin varlığıyla anlamlandırmış iki genç. Üniversite için büyük şehre geldiklerinde, en büyük hayallerinin aslında ne kadar büyük bir lüks olduğunu acı bir şekilde anlıyorlar. Kalacak bir ev bulmak, bekledikleri kadar kolay değil. Hastane koridorları, otogar bankları… Hayata tutunma çabaları, bazen onları şehrin en beklenmedik köşelerine savuruyor.
Kiralar uçmuş, ev sahiplerinin şartları ise acımasız. Bu iki yakın dost, bir ev bulmak için girdikleri buhranlı arayışta “öğrenciye ev yok” duvarına toslayıp dururlar. Ta ki biraz aksi, biraz tuhaf bir ev sahibine denk gelene kadar…
Evin kirası makul, konumu güzel; tek şartı var:
Dairede sadece evli çiftler oturabilir.
Deniz’in zihninde “dipsiz” hayal gücü devreye giriyor. Sahte nişanlar, nikah masasına kadar giden çılgın planlar, absürt diyaloglar… Deniz bu uğurda öyle bir dünyaya dalıyor ki, gerçek ile hayal, mantık