Bu kitap bir karakterin hikâyesi değil, insan ruhunun derin bir yarasıdır.
Yeraltı Adamı dediğimiz o isimsiz adam; dışlanmış, kırılmış, anlam aramaktan yorgun düşmüş biridir. Ama ondan daha da kötüsü: Her şeyin farkında olmasıdır.
Zekidir. Öyle zekidir ki… Bu zekâ, onun cehennemidir.
Topluma uyum sağlayamaz çünkü içindeki boşluğu toplum dolduramaz.
İnsanları sevemez çünkü sevgiye dair umudu çoktan kırılmıştır.
Kendini sevemez çünkü kendi varlığına bile yabancıdır artık.
Ve bu yabancılık, onu yerin altına iter.
Orada, kimsenin dokunamayacağı, ama onun da bir daha çıkamayacağı bir yeraltı vardır.
O yeraltı;
Sessizliğin boğazda düğümlendiği,
Geçmişin yüzüne tükürdüğü,
Geleceğin hiçbir vaat sunmadığı bir mezardır.
Ama diri diri gömülmüş bir aklın mezarıdır.
İnsan neden acı çeker biliyor musun?
Çünkü mutlu olmanın saçma bir kurgu olduğunu fark eder.
Dostoyevski bu kitapla şunu anlatır:
İnsanın en büyük düşmanı toplum değil, kendi bilincidir.
Çünkü bilinç, insanı hareketsizliğe mahkûm eder.
"Ben aptal olsaydım, belki mutlu olurdum" der yeraltı adamı.
Ama ne yazık ki aptallık da lütuf değildir herkese.
Bu kitap seni rahatsız eder. Çünkü senin içindeki o küçük yeraltı odasını bulur.
Sen belki adını koymamışsındır ama onunla yaşıyorsundur.
Bu yüzden okurken bazı satırlarda duraksarsın.
Çünkü kendini görürsün.
Ve en çok da kendini gördüğünde korkarsın.