Ralph, konuşmasını sürdürdü:
“Beklerken, hoş vakit geçirebiliriz bu adada.”
Ralph, her bir yanı gösterircesine kollarını açtı:
“Kitaplarda anlatılanlar gibi tıpkı.”
Çocuklar, hep bir ağızdan bağırdılar:
“Hazine Adası gibi...”
“Kırlangıçlar ve Amazonlar gibi...”
“Mercan Adası gibi...”
Ralph, elindeki denizkabuğunu havada salladı:
“Bu, bizim adamız. Güzel bir ada. Çok eğleneceğiz, büyükler gelip bizi alıncaya kadar.”
Babasının nasırlı elinin yumuşacık tenli pazusuna yapışması, kaçışı olmayan bir kavrayışla onu olduğu yere tutup öteki, daha güçlü eliyle üst üste darbeler indirmesi hissini hep içinde taşımış. Tepeden inen, ani ve keskin bir tokadın şokunu; bacaklarının arkasına inen ahşap bir aletin derisini yüzer gibi yakışını. Bir yetişkinin elindeki kemikler öyle sert; bir çocuğun körpecik ve yumuşak, tam gelişmemiş taptaze kemiklerini büküp incitmek öyle kolaymış ki. Dayak yediği upuzun dakikalardaki o sulu, ıslak öfke hissi, bir şey yapamamanın utancı.
Bütün hayatların, her şeyin oradan dışarı aktığı ve her şeyin oraya geri döndüğü bir çekirdeği, merkezi, sıfır noktası vardır. Evde olmayan anneninki de bu an: çocuk, boş ev, ıssız avlu, duyulmayan haykırış.
Şimdi olacak bir şey yarına kalmaz, yarına kalacaksa, bugün olmaz. Bütün mesele hazır olmakta. Madem hiçbir insan bırakıp gideceği şeyin gerçekten sahibi olmamış, erken bırakmış ne çıkar.
Zamanımız böylelerine hayran işte, böyle günün türküsünü çağıranlara! Gösterişler, kırıtmalar altında köpüğe benzer boş bir beyin. Bununla en parlak, en ince görüşlü insanların ağzından girip burnundan çıkmayı becerirler. Oysa içlerini yoklarsanız, bir üfürmede su kabarcıkları gibi patlayıverir neleri varsa.