Kitap, şu ana kadar okuduğum en felsefî romandı.
Bu cümleye devam etmeden önce nedenini açıklamak üzre size biraz yazar ve kitapla ilgili bilgiler vermek istiyorum.
YAZAR
Hölderlin, kelimenin tam anlamıyla bir bahtsız bedevi. İlk olarak küçük yaşta babasını, kardeşlerini ve büyük babasını kaybediyor; ilerleyen dönemlerde sevdiği kadın vefat ediyor ve büyük heveslerle o dönemin tanrıları Schiller ve Goethe'nin huzuruna sunduğu eserleri, Üstad Goethe tarafından beğenilmiyor. Yaşamının son yılları ise deliliğin pençesinde geçiyor. Saldırgan tavırları nedeniyle kapatıldığı klinikten 1806'da çıkıyor ve öleceği tarih olan 1843'e kadar 37 yıl yaşadığı Tübingen'deki pansiyona yerleşiyor. Burada yazdığı şiirler genellikle mevsimler/mevsim geçişleriyle ilgili olmakla beraber yazarımız bu döneminde genellikle takma isim kullanmış.
Hayatı bahtsızlıklarla geçen Hölderlin'in pek de beklediğini alamadığı yazın kariyeri, aynı kendisi gibi bir bahtsızlıkla ölümünden sonra kendi yüzyılında unutuluyor, hatırlanması 20. yüzyılı buluyor.
KİTAP
KONU
Kitabımız, dönemin Yunanistan'ında yaşayan bir gencin Bellarmin isimli dostuna yazdığı mektuplardan oluşuyor. Bu mektuplar ilk olarak Hyperion'un bir dostuna duyduğu Antik Yunan vari dostluk/aşk karışımı hislerini, ikinci olaraksa bir kadına karşı hissettiği sevgiyi bizlere sergiliyor. Hyperion, atalarının o şanlı günlerinin hasretini çeken, Türk himayesinden bıkmış entelektüel bir kişilik. Bu yüzden de Özgür, İhtişamlı bir Yunanistan için kolları sıvıyor ve isyan ediyor. Önce kendi çabalıyor ardından Rus ordusuna katılıp bir de öyle deniyor.
Kitap tüm bu olayları anlatırken dehşet felsefî bir yol izliyor. Resmen kurmacayla felsefe birbirine karışıyor, harman oluyor ve bizlere harika bir lezzet sunuyor. Mektuplarda yazan her bir satır,