"Haydi, deniz kenarına bir yere gidip dolaşalım...Bugün canım insan yüzü görmek istemiyor; geniş, uçsuz bucaksız bir şeye...ve sana bakmak istiyorum!" dedi.
Sizin yanınızda bulunduğum her dakika beni baş döndürücü bir süratle daha büyük bir saadete doğru götürüyor... Artık korkuyorum. Saadetin bizi korkutacak kadar çok ve kesif olması nedir bilir misiniz? Şimdi şuracığa düşmekten korkuyorum. Içimde biriken hislerin birdenbire patlayarak beni zerreler halinde dağıtacağından korkuyorum.
Geçtiğimiz kırk günün tüm günlerinde gözlerimi açtım, açtım kapattım. Daha çok sıkarsam, kirpiklerini birbirine daha sıkı geçirirsem ve daha büyük acarsam gözlerimi, uyanacakmışım gibi geldi. Denedim, çok denedim, fayda etmedi. Insan nasıl ki rüyalarından kendisi uyanamıyorsa, rüyadaymış gibi yaşadığı gerçeklikten de kendisi uyanamıyor. Geçtiğimiz kırk gün, kış uykusunda kâbuslar gören bir hayvan gibi böğürerek uyanmayı diledim. Olmadı. Geçmiş zaman şairleri gibi, hayatımın sonuna kadar uyanamayacağım bir kâbusun içine sürgün edildim.
Hayat dediğimiz şey hepimize münhasır bir gümüş gergefmiş, bunu anladım. Ben kendi kumaşıma çok şey işledim, öyle çok batıp çıktım ki üzerine, kendi izlerim içime işledi, buna Allah şahidim. Doğduğumda bir paslı iğne tutuşturmuşlar elime. Al demişler, bununla kendi kaderini işle. Batmıyor, yürümüyor, ellerimi deliyor, parmaklarımı kanatıyor. Tutup dişlerimle çekmeyi deniyorum bazen, dilimin ucuna paslı bir tat yapışıyor. Gergef gümüş, kumaş ipek ya, iğne paslı olunca pek bir kıymeti olmuyor.