Murat Sonğur, bir alıntı ekledi.
25 Nis 10:12 · Kitabı okuyor

#içimizdekişeytan
#alıntı
#SabahattinAli
- 1 -

Mesela herhangi bir gün müthiş bir iç sıkıntısı seni boğar. Hayat sana karanlık, manasız gelir. İnsan, biraz evvel senin zırvaladığın gibi felsefeler yapmaya başlar. Hatta yavaş yavaş onu da yapamaz ve canı ağzını açmayı bile istemez. Hiçbir insanın, hiçbir eğlencenin seni canlandıramayacağını sanırsın. Hava sıkıcı ve manasızdır. Ya fazla sıcak, ya fazla soğuk, ya fazla yağmurludur. Gelip geçenler suratına salak salak bakarlar ve on para etmez işlerin peşinde, bir tutam otun arkasından koşan keçiler gibi dilleri bir karış dışarı fırlayarak dolaşırlar. Aklını başına derleyip bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. İnsan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran simidi gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde, maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapamazsak büsbütün çılgına döneriz. Mamafih insanlarda bu merak olmasa doktorlar açlıktan ölürlerdi. Bu depresyon kelimesine yapışıp iç sıkıntısının uçsuz bucaksız denizinde bocalarken karşına uzun zamandan beri görmediğin bir ahbap çıkar. Kılık kıyafetinin düzgünce olduğunu görür görmez derhal aklına kendi meteliksizliğin gelir ve gafil dostundan, talihin varsa bir iki lira borç alırsın… İşte ondan sonra mucize başlar. Şiddetli bir rüzgar ruhundan bir sis tabakasını sıyırıp götürmüş gibi içinin birdenbire aydınlandığını, bir hafiflik, bir genişlik duyduğunu görürsün. Eski sıkıntı pır deyip uçmuştur. Gözlerin etrafa memnuniyetle bakar ve sen de gevezelik edecek bir arkadaş aramaya başlarsın. İşte, iki gözüm, ciltlerle kitabın, saatlerce tefekkürün yapamadığı işi iki kirli kağıt başarır. Sen ruhumuzun bu kadar ucuz bir bedel mukabilinde takla atmasını haysiyetine yediremediğin için belki daha asil sebepler peşinde koşarsın, gökyüzünde birkaç yüz metre daha yükselen bir bulut, yahut ensene doğru esen serince bir rüzgar, yahut o esnada aklına gelen zekice bir fikir, sana bu değişmenin sebebi gibi görünmek ister. Fakat söz aramızda, iş bunun tamamıyla aksinedir, cebimize giren iki lira sayesindedir ki havanın biraz açıldığını görmek, rüzgarın serinliğini hissetmek, hatta akıllıca şeyler düşünmek mümkün olmuştur… Kalk, iki gözüm, iskeleye geldik. Günün birinde ya çıldıracağız, ya dünyaya hakim olacağız. Şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım ve parlak istikbalimizin şerefine birkaç kadeh içelim.”

İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Aliİçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali

“Sıcak.
Ufukta ışıldayarak
nehir akıyor.
Benerci kapalı bir kitap gibi.
ROY DRANAT* toprağa bakıyor
Ve konuşuyor, yarı yoldan dönen
bizim eski bir ahbap gibi :
“— Benerci sen
yüksek dağların çayırlarında biten
keskin kokulu
göz alan renkli bir otsun.
Fakat
devedikeninden
daha faydasız bir ot.
Benerci sen bir Don Kişot’sun,
kahraman
ve gülünç
bir Don Kişot.
Benerci bil ki
neticeler çıkarmak
öyle mümkün değil ki...
Hayat öyle karışık.
Geç efendim, bunları bırak.
Akşamüstü serinlikte teferrüce çık...
Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz,
yaz :
'Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz
Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz...'
Gerisini at.
İşte felsefei hayat.”
Benerci güldü.
Ben bir şey demedim.
Eski bir kavga şarkısını mırıldanarak
bakıyorum ufukta akan suya.
Sıcak.
Yazdım bütün gece Benerci’yi,
şimdi bir yatsam uykuya.
* Roy Dranat, Benerci’nin eski bir kavga arkadaşıydı. Fakat sonra, galiba korktu, galiba sabrı tükenti ve galiba ruhunu satıp rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi. Kavgadan ayrıldı. Şimdi ROY DRANAT, İngiliz emperyalizminin emrinde, sakalsız, pelerinsiz, ve kılıçsız, rahatını arayan zavallı, mustarip bir Faust’tur.”

Lafzaa, bir alıntı ekledi.
10 Nis 00:00

depresyon
"Mesela herhangi bir gün müthiş bir iç sıkıntısı seni boğar. Hayat sana karanlık, manasız gelir. İnsan, biraz evvel senin zırvaladığın gibi felsefeler yapmaya başlar. Hatta yavaş yavaş onu da yapamaz ve canı ağzını açmayı bile istemez. Hiçbir insanın, hiçbir eğlencenin seni canlandıramayacağını sanırsın. Hava sıkıcı ve manasızdır. Ya fazla sıcak, ya fazla soğuk, ya fazla yağmurludur. Gelip geçenler suratına salak salak bakarlar ve on para etmez işlerin peşinde, bir tutam otun arkasından koşan keçiler gibi dilleri bir karış dışarı fırlayarak dolaşırlar. Aklını başına derleyip bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. İnsan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran simidi gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde, maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapamazsak büsbütün çılgına döneriz. Mamafih insanlarda bu merak olmasa doktorlar açlıktan ölürlerdi. Bu depresyon kelimesine yapışıp iç sıkıntısının uçsuz bucaksız denizinde bocalarken karşına uzun zamandan beri görmediğin bir ahbap çıkar. Kılık kıyafetinin düzgün olduğunu görür görmez derhal aklına kendi meteliksizliğin gelir ve gafil dostundan, talihin varsa bir iki lira borç alırsın… İşte ondan sonra mucize başlar. Şiddetli bir rüzgar ruhundan bir sis tabakasını sıyırıp götürmüş gibi içinin birdenbire aydınlandığını, bir hafiflik, bir genişlik duyduğunu görürsün. Eski sıkıntı pır deyip uçmuştur. gözlerin etrafa memnuniyetle bakar ve sen de gevezelik edecek bir arkadaş aramaya başlarsın. İşte iki gözüm, ciltlerle kitabın, saatlerce tefekkürün yapamadığı işi iki kirli kağıt başarır. Sen ruhumuzun bu kadar ucuz bir bedel mukabilinde takla atmasını haysiyetine yediremediğin için belki daha asil sebepler peşinde koşarsın, gökyüzünde birkaçyüz metre daha yükselen bir bulut, yahut ensene doğru esen serince bir rüzgar, yahut o esnada aklına gelen zekice bir fikir, sana bu değişmenin sebebi gibi görünmek ister.Fakat söz aramızda, iş bunun tamamiyle aksinedir, cebimize giren iki lira sayesindedir ki havanın biraz açıldığını görmek,rüzgarın serinliğini hissetmek, hatta akıllıca şeyler düşünmek mümkün olmuştur…Kalk, iki gözüm, iskeleye geldik. Günün birinde ya çıldıracağız, ya dünyaya hakim olacağız..."

İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali (Sayfa 16)İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali (Sayfa 16)
Sümeyra Aydın, bir alıntı ekledi.
08 Şub 22:12 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran simidi gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde, maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapamazsak büsbütün çılgına döneriz. Mamafih insanlarda bu merak olmasa doktorlar açlıktan ölürlerdi. Bu depresyon kelimesine yapışıp iç sıkıntısının uçsuz bucaksız denizinde bocalarken karşına uzun zamandan beri görmediğin bir ahbap çıkar. Kılık kıyafetinin düzgünce olduğunu görür görmez derhal aklına kendi meteliksizliğin gelir ve gafil dostundan, talihin varsa, bir iki lira borç alırsın... İşte ondan sonra mucize başlar. Şiddetli bir rüzgâr ruhundan bir sis tabakasını sıyırıp götürmüş gibi içinin birdenbire aydınlandığını, bir hafiflik, bir genişlik duyduğunu görürsün. Eski sıkıntı pır deyip uçmuştur. Gözlerin etrafa memnuniyetle bakar ve sen de gevezelik edecek bir arkadaş aramaya başlarsın. İşte, iki gözüm, ciltlerle kitabın, saatlerce tefekkürün yapamadığı işi iki kirli kâğıt başarır.

İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Aliİçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali

Yanımda kal.
“Sana yazacağım.” demişti: “Birgün Frankfurt’tan, birgün Minnesota’dan. Dolaşırken ülke ülke, diyar diyar, sana kartpostallar atacağım sürekli.”

“Olur.” demiştim, “Yazarsın. Güzel olur.”

Gitmişti.

Sürekli ev değiştirdiğimi, gönderse bile bir başkasının eline geçeceğini ikimizin de çok iyi bilmemize rağmen, o anda bunu düşünemeyecek kadar dalgındık. İkimiz de iyi biliyorduk gitmenin ne demek olduğunu. Onun da gitmişliği vardı daha önce, benim de; Hem birbirimizden, hem bir başkalarından. İyi biliyorduk olacakları.

Her ne kadar inatçılıklarımız, tersliklerimiz, asabiliklerimiz olsa da, insanlık olarak, haline acınacak yaratıklarız aslında. Öyle bir yalnızız ki özümüzde, avunalım diye kavramlar icat etmişiz. Dost demişiz adına, ahbap demişiz, sevgili demişiz. Gece üçte çağırsak, gelir demişiz. Öyle özlemler duymuşuz ki, akıllara ziyan. “Sevgilim, yoksa sen sevgilim olmayabilir misin?”

Onu yolcu ettikten sonra, havaalanında bir cafe’ye geçip yaklaşık iki buçuk saat yeni havalanmakta olan uçakları seyrettim. İçlerinden bir tanesinin içindeydi ama hangisinin içinde olduğunu bilmem imkansızdı. Dolayısıyla havalanan her yeni uçağın ardından “güle güle” dedim içimden: “Yolun açık olsun. Sev, sevil, mutlu ol. ‘Benim olsun’ dediğin her ne varsa senin olsun.”

O gittikten üç hafta sonra evi değiştirdim. Kendimi işlerime vermiştim. Yalnızlık iyi geliyordu. Senaryo üzerinde çalıştım film oldu. Hikayeler yazdım, şiirler denedim. “Seni,” dedim, “seviyorum derken gözlerimi kaçırmam, görüntü ile ses arasındaki senkron bozukluğu. Ömrümün arka fonunda arabesk var. Kahkahalarımla gözlerim uyumsuz.”

Tam tersi sanılsa da, her başarının ardından biraz daha yanlızlaşmış oluruz. Dert edindiğimiz şeyler değiştikçe, dostlarla aramıza mesafe girer. Heyecanımızı kaybederiz. Whatsapp’ta kendisine sesli mesaj gönderirken sesimizin güzel çıkmasına özen gösterdiğimiz insanlar günü günden azalır. Sonda bir Mona kalır geriye, bir yalnızlık. Ve çoğu zaman yalnızlık, Mona kadar etkili olur.

İki buçuk sene önce, Budapeşte’de sahil boyunca yürürken, demiştim ki ona, “Ya seni bir gün unutursam? Bunu düşünmüyor musun hiç?” Gülmüştü. Demişti ki, “Söz veriyorum, sen, beni her zaman herkesten daha çok seveceksin.” “Bu cümlede anlam bozukluğu var.” “O cümlede bozukluğun bir anlamı var.” Ve aradan geçen yıllar, benim o bozukluğun anlamını kavramamı sağlamıştı.

Nadiren de olsa içimden, eski evime uğrayıp, bana gelen mektup var mı diye sormayı geçirsem de, uğramamıştım. Maziyle aram iyi değildir. Nostalji merakım yok. Kötü şeyler yaşanmış diye, iyi şeyler geçmişte kalmış diye bir durgunluk verir. Sevmem. Ta ki geçen hafta, yeni kiracı arayıp, “Size bir şeyler geldi.” diyene kadar. Yaklaşık on bir buçuk ay sonra, bir Çarşamba akşamı, galiba, yazmıştı.

Oraya doğru yürürken düşündüm ki, eğer gittiği yerde umduğunu bulamamışsa, yazar. Yok eğer keyfi yerindeyse, güzel insanlarla tanışıp, mutlu olmuşsa yazmaz. Ben ikinci şıktan yanaydım. Onun hep mutlu olmasını isterdim. Ya benimle, ya bensiz.

“Çok teşekkür ederim,” dedim, oradan ayrılırken; “Rahatsizlık verdiğim için kusura bakmayın. Bundan böyle, bu tarz şeyleri direkt çöp kutusuna atabilirsiniz.” “Peki.” dediler, ayrıldık.

Apartmandan çıkarken, elimdeki zarfı buruşturup çöp kutusuna attım. İçinde, aylar once başvurup da unuttuğum bir kredi kartı vardı. Kullanmayacaktım, gereksizdi.

Arabaya oturunca sigara dumanını içime çekip, radyonun sesini açtım. Harun Kolçak çalıyordu, “Yanımda kal, yanımda kal.” Sevinçliydim, yazmamıştı.

Sarya, bir alıntı ekledi.
07 Ara 2017

- Hey ahbap; bu acı var ya,
Kuş olsan kaçırmaz seni.
- Öyleyse biri eski yazıyla
Sağdan sola yazsın beni.

Bir Acıya Kiracı, Metin AltıokBir Acıya Kiracı, Metin Altıok
Simurg Atlantis ELF (ϜϓſϞ), bir alıntı ekledi.
27 Kas 2017 · Kitabı okudu · İnceledi

Cepheden dokuz kilometre gerideyiz. Bizi dün değiştirdiler; şimdi karnımız kuru fasulye ve sığır eti dolu; tok ve memnunuz. Hepimizin aş kablarımızda akşam yemeği de hazır; üstelik çift porsiyon sucuğumuz, ekmeğimiz de var, keka! Böyle bir şey olduğu yoktu çoktandır: Kırmızı domates kafalı, iri yarı aşçı, yemekleri buyur etti önümüze; kepçesini sallayarak kimi gördüyse çağırdı, aş kabına boca etti yemeği. Mutfağını nasıl boşaltacağını bilemediği için, perişandı zavallı. Tjaden ile Müller birer çanak ele geçirdiler, ne olur ne olmaz, ağızlarına kadar doldurttular kabları. Tjaden bu işi oburluğundan yapıyor, Müller ise ihtiyatlı davranmak istediğinden! Tjaden bunca yemeği ne eder, neresine doldurur, aklı ermez kimsenin. Tjaden, oldum olası kuru bir çiroz gibidir.
Ama en önemlisi, tütün istihkakımızı da çift vermeleri oldu. Herkese onar puro, yirmişer sigara, iki çiğnemlik tütün düşmesi, pek makbule geçti. Çiğnemlik tütünümü Katczinsky’ye verdim, onun sigaralarıyla değiştim; şimdi benim kırk sigaram var. Bir günlük nafaka çıktı böylece.
Bize bunca şey düşmezdi aslında. Prusyalılarda bu cömertlik ne gezer! Biz bunu sırf bir yanılmaya borçluyuz.
İki hafta önce nöbet değiştirmek üzere ileri hatta geçmemiz gerekmişti. Bulunduğumuz kesim sakindi az çok; bu yüzden iaşe çavuşu, döneceğimiz gün için normal erzak almış, yüzelli kişilik bölük ihtiyacını önceden hazırlamıştı. Ama tam da son günü uzun namlular, ağır toplarla karşılaşınca aldı bizi bir telaş: İngiliz topçusu, durmadan mevzilerimizi dövüyordu. Can kaybımız çok oldu, ancak seksen kişi dönebildik.
Eski yerimize gece vakti geldik. Şöyle bir de, rahat bir uyku çekmek için, yorgun bitik, hemen kıvrılıp yattık. Katczinsky’nin hakkı varmış: İnsan bol uyku uyuyabilse harb, hiç de fena değil hani! Cephede uykunun lafı olamazdı; sonra her seferinde iki hafta, az zaman da değildi doğrusu.
Öğlen oldu, tek tük barakalarımızdan çıkmaya başladık. Yarım saat sonra hepimiz aş kablarımız elimizde, etrafa yağlı, besleyici kokular saçan seyyar mutfak cenaplarının önünde saf bağlamış bulunuyorduk. En önde en açlar vardı tabii: Kısa boylu Albert Kropp, en akıllımız olduğu için, onbaşımız Kropp. Sonra Müller V. okul kitaplarını hala yanında taşıyan, hususi imtihanların hayaliyle yaşayan, yaylım ateşlerinde fizik problemleri çözmeye çalışan Müller. Sonra Leer, subay kerhanelerindeki kızlara biten, top sakallı Leer; Leer bu kızların ipek kombinezon giymeleri, yüzbaşılar dahil üst subaylara çıkmadan önce yıkanmaları için ordudan emir aldıklarına yemin eder… Dördüncüsü benim, ben
Paul Baeumer. Biz dördümüz de ondokuz yaşındayız, dördümüz de aynı sınıfta talebe iken askere alındık.
Hemen arkamızda arkadaşlar var. Kara kuru bir çilingir olan Tjaden, biz akran, bölüğün en oburu. Yemeğe dal gibi oturur, gebe tahtakuruları gibi, şişgöbek kalkar.
— Hele Westhus, yine biz yaşta, turba işçisi, bir tayını rahatça alır bir avucuna ve sorar: Bilin bakalım, avucumda ne var?
Detering, bir köylü, tek düşüncesi çiftliğiyle karısıdır. Nihayet Stanislas Katczinsky; bizim grubun başı, canı pek, kurnaz, hinoğlu, kırk yaşında, toprak benizli, mavi gözlü, düşük omuzlu, tehlikeli durumların, iyi yemeklerin, kaytaracak yerlerin kokusunu almada erbaptır Katczinsky.
Bizim manga, yemek kazanı önünde bir yılanbaşı olmuş, duruyordu. Sabırsızlanıyorduk. Aşçıbaşı oralı olmuyor, durmuş hala bekliyordu.
Sonunda Katczinsky seslendi ona: “Şu senin haşlama deposunu aç artık. Heinrich! Fasulye pişmiş be yahu!”
Aşçı, uyuklar gibi başını salladı: “Hepiniz tamam olun, bakalım!”
Tjaden sırıttı: “Tamamız.”
Çavuş hala anlamıyordu. “İşinize geliyor, değil mi? Ya ötekiler nerde?”
“Onları bugün sen doyurmayacaksın. Ya seyyar hastanede, ya da mezarda onlar.”
Aşçıbaşı, durumu öğrenince beyninden vurulmuşa döndü, sallandı bir: “Bense yemeği yüzelli kişilik pişirmiştim.” dedi.
. Kropp, aşçının böğrünü dürtükledi: “Şu halde, nihayet iyice doyacağız, desene! Başla, haydii “
Birdenbire Tjaden’in kafasında bir şimşek çaktı. O sivri fare yüzü ışıldamaya başladı; gözleri kurnazlıkla ufalıyor, yanakları seğiriyordu; yaklaştı: “Yahu!” dedi. “O halde ekmeği de yüzelli kişilik aldın, ha?”
Çavuş, şaşırmış ve dalgın, başını salladı.
Tjaden, aşçının ceketini tuttu: “Sucuk, sucuğu da mı?”
Domates kafa yine sallandı.
Tjaden’in çenesi titriyordu: “Tütünü de mi?”
“Evet, hepsini!”
Tjaden ağzı kulaklarına vararak, çevresine bakındı: “Şans diye buna derler be! Öyleyse hepsi bizim bunların. Demek adam başına… dur hele … öyle ya, çift tayın!”
Ama domates, canlanmıştı yine: “Olmaz öyle şey!” dedi.
Şimdi bizler de keyfe gelmiş, öne doğru ilerlemiştik.
“Neden olmazmış, Havuçkafa?” diye sordu Katczinsky.
“Yüzelli kişinin istihkakı, seksen kişinin olamaz.”
“Sen görürsün!” diye homurdandı Müller.
“Yemek hadi neyse, ama geri kalanları seksen mevcuda göre verebilirim,” diye dayattı Domates.
Katczincky içerledi: “Cepheye gitmek istiyorsun galiba! Sen bunları seksen kişi için değil, ikinci bölük için aldın, anladın mı? Aldığın gibi de dağıtırsın. İkinci bölük biziz!”
Herifin üzerine yürüdük; zaten hiçbirimiz hoşlanmazdık ondan; siperlerde kaç kere onun yüzünden yemeğimizi çok geç, çok soğuk yemiştik; çünkü hafif tane ateşinde bile kazanı yakınlara getirmeye korkar, bu yüzden de karavanacılarımız öteki bölüklerden daha uzun bir yol yürümek zorunda kalırlardı. Birinci bölükteki Bulcke ne yaman oğlandı mesela. Bir kiler faresi gibi tombuldu ama iş başa düştü mü kazam en ö:q saflara kadar, alır, gelirdi.
Fitili almıştık; bölük komutanımız çıkagelmeseydi, yüzde yüz bir çıngar çıkacaktı. Komutan, tartışmanın sebebini sordu: “Evet,” dedi şöylece, “dünkü kaybımız büyük oldu…”
Sonra kazana baktı: “Fasulye de pek nefise benziyor.”
Domates, başını salladı: “Hem eti var, hem de yağı!” dedi.
Teğmen bize baktı. Ne düşündüğümüzü biliyordu. Başka şeyler de biliyordu; çünkü bölüğe çavuş olarak gelmiş, aramızda yetişmişti. Kazanın kapağını tekrar kaldırdı, kokuyu içine çekti. Giderken: “Bana da bir tabak doldur, getir!” dedi. “Ne varsa onları da pay et! Hepsini verebiliriz.”
Domates afallamıştı. Tjaden, onun etrafında zıplayıp duruyordu.
“Senden çıkmıyor ya! Bak hele, ambar müdürü müsün sen? Başla haydi, koca şişko, sayarken de yanılma ha…”
“Yıkıl şuradan! “ diye kızgın soludu Domates. Kafası işlemiyordu; aklı almıyor, dünyayı anlamıyordu artık. Her şeye boş verdiğini göstermek istercesine, gönlünden koptu, adam başına ikiyüzellişer gram yapma bal bile dağıttı.
Bugün, sahiden de iyi bir gün. Posta bile geldi, hemen herkese birkaç mektup, gazete getirdi. Şimdi barakalar gerisindeki çayıra gidiyoruz. Kropp’un koltuğunda bir margarin fıçısının yuvarlak kapağı.
Çayırın sağ kenarında bir büyük umumi hela yapılmış; üzeri örtülü, sağlam bir yapı. Ama henüz her şeyin püf noktasını öğrenememiş acemi erlere göre bir yer burası. Bizler daha iyisini ararız. Nitekim, aynı maksat için yapılmış birer kişilik kutular da var yer yer. Bu kutular, dörtköşe, temiz; sırf tahtadan yapılmış, dört tarafı da kapalı, oturacak yerleri mükemmel ve rahat şeyler. Sağlı sollu birer kulpları da var, oradan oraya taşınabilirler de.
Biz üç kişi bir çevre oluyor, rahatça kuruluyoruz bunlara. İki saatten önce kalkmayız kutulardan.
İlk zamanlarda, kışlada acemi erken, umumi helaya gitmek zorunda kaldıkça nasıl sıkıldığımızı hala hatırlarım. Kapıları yoktu bu helaların; yirmi kişi bir vagonda gibi yanyana oturur. Bir bakışta yirmisini de görmek mümkündür; öyle ya, askerin daima göz altında bulunması gerek.
O gün bugün, o azıcık utancı yendiğimiz gibi, çok şeyler de öğrendik. Zamanla daha nelerin ustası olmadık ki!
Fakat burada, açıkta bu iş bir zevk adeta. Önceleri bu gibi şeylerden ne diye çekinirmişiz, anlamıyorum; bunlar da yemek içmek gibi tabii şeyler madem? Bu işler gözümüzde büyümeseydi, bizim için yepyeni hadiseler olmasaydı böyle Üzerlerinde bilhassa durmaya lüzum kalmazdı belki. Başkaları bunlara çoktan alışmışlardı.
Herkesten çok askerler, mide ve hazım işleriyle canciğerdirler. Askerin kelime hazinesinin dörtte üçü, mide ve hazım terimleridir. Gerek en yüce sevinçlerinin, gerekse en derin öfkelerinin ifadesi, özde bu iki şeye dayanır. Düşünceyi o derece derli toplu ve açık, bir başka yoldan ifade imkansızdır. Evlerimize dönünce aile ve öğretmenlerimiz, istedikleri kadar şaşırsınlar, burada ortak dil bu işte!
Bizim için bütün bu işler, ister istemez meydanda oluşları neticesi, bir masumluk karakteri kazanmıştır. Dahası var: Bunlar bize öyle tabii gelir ki, kazanılması garanti bir skat oyunu oynanır gibi gayet rahat yapılır. Çeşitli gevezelikler için “hela yarenliği” sözü boşuna doğmamıştır: Neferler arasında buraları sohbet köşeleri, ahbap meclisleri yerini tutar.
Şu anda beyaz çini döşeli lüks kabinelerdekinden daha rahat hissediyoruz kendimizi. Oralar temiz ve sıhhidir sadece, ama burası güzel ve hoş.
Düşünceden, kaygıdan uzak, güzelim saatlerdir bu saatler. Başımızın üstünde mavi gök. Ufukta ışıl ışıl sarı, bağlı balonlar; uçaksavar mermilerinin beyaz beyaz bulutları. Bir uçağın peşine düştükleri vakit, zaman zaman bir demet gibi yükseklere fırlamaktalar.
Cephenin boğuk uğultusunu, sadece, çok uzaklarda bir gök gürültüsü gibi duyuyoruz. Eşek arılarının vızıltısı bastırıyor o gürültüyü.
Dörtbir yanımız çiçek açmış çayır. Otların incecik püskülleri sallanıyor; siyah benekli beyaz kelebekler pır pır yaklaşıyor; yaz sonlarının ılık, yumuşak rüzgarında süzülüyorlar. Mektupları, gazeteleri okuyor, sigaralarımızı tüttürüyoruz; kasketlerimizi çıkarıyor, yanımıza koyuyoruz; rüzgar saçlarımızla oynuyor, sözlerimiz, düşüncelerimizle oynuyor.
Işıl ışıl, kırmızı gelinciklerin ortasında üç kutu…
Margarin fıçısının kapağını dizlerimize koyuyoruz. Skat oyunu için altlık, tamam. iskambil kağıtları Kropp’da. Gayet iyi bir oyundan sonra bir parti de pırafa çeviriyoruz.
Barakalardan doğru bir akordeon sesi geliyor. Arada kartları bırakıyor, bakışıyoruz. Birimiz: “Ya hu çocuklar…” diyor, yahut: “işimiz ayaz olabilirdi…” Ve bir an susuyoruz. içimizde kuvvetli, gizli bir duygu var; her birimiz bunu duyuyoruz; öyle fazla kelimeye ihtiyacı yok bu duygunun. Biz bugün bu kutuların üstünde oturamayabilirdik; kıl kalmıştı buna. Her şeyin yeni ve kuvvetli oluşu, işte bu yüzden. Kırmızı gelincik, iyi yemek, sigaralar, yaz rüzgarı.
Kropp soruyor: “Kemmerich’i tekrar gören var mı?”
“St. Joseph’de yatıyor!” diyorum.
Müller, onun kalçasından vurulmuş olduğunu, bu sayede evine gidebileceğini söylüyor.
İkindi üzeri Kemmerich’i ziyarete karar veriyoruz.
Kropp, cebinden bir mektup çıkarıyor: “Kantorek’in sizlere selamı var.”
Gülüşüyoruz. Müller sigarasını fırlatıyor: “Burada olmalıydı ki!” diyor.

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria RemarqueBatı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque
Kemal Tuncar, bir alıntı ekledi.
09 Kas 2017

- Hey ahbap; bu acı var ya,
Kuş olsan kaçırmaz seni.

- Öyleyse biri eski yazıyla
Sağdan sola yazsın beni.

Bir Acıya Kiracı, Metin Altıok (Sayfa 143)Bir Acıya Kiracı, Metin Altıok (Sayfa 143)

mesela herhangi bir gün müthiş bir iç sıkıntısı seni boğar. hayat sana karanlık, manasız gelir. insan, biraz evvel senin zırvaladığın gibi felsefeler yapmaya başlar. hatta yavaş yavaş onu da yapamaz ve canı ağzını açmayı bile istemez. hiçbir insanın, hiçbir eğlencenin seni canlandıramayacağını sanırsın. hava sıkıcı ve manasızdır. ya fazla sıcak, ya fazla soğuk, ya fazla yağmurludur. gelip geçenler suratına salak salak bakarlar ve on para etmez işlerin peşinde, bir tutam otun arkasından koşan keçiler gibi dilleri bir karış dışarı fırlayarak dolaşırlar. aklını başına derleyip bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. insan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran simidi gibi sarılırsın. çünkü nedense hepimizde, maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapamazsak büsbütün çılgına döneriz. mamafih insanlarda bu merak olmasa doktorlar açlıktan ölürlerdi. bu depresyon kelimesine yapışıp iç sıkıntısının uçsuz bucaksız denizinde bocalarken karşına uzun zamandan beri görmediğin bir ahbap çıkar. kılık kıyafetinin düzgünce olduğunu görür görmez derhal aklına kendi meteliksizliğin gelir ve gafil dostundan, talihin varsa bir iki lira borç alırsın… işte ondan sonra mucize başlar. şiddetli bir rüzgar ruhundan bir sis tabakasını sıyırıp götürmüş gibi içinin birdenbire aydınlandığını, bir hafiflik, bir genişlik duyduğunu görürsün. eski sıkıntı pır deyip uçmuştur. gözlerin etrafa memnuniyetle bakar ve sen de gevezelik edecek bir arkadaş aramaya başlarsın. işte, iki gözüm, ciltlerle kitabın, saatlerce tefekkürün yapamadığı işi iki kirli kağıt başarır. sen ruhumuzun bu kadar ucuz bir bedel mukabilinde takla atmasını haysiyetine yediremediğin için belki daha asil sebepler peşinde koşarsın, gökyüzünde birkaç yüz metre daha yükselen bir bulut, yahut ensene doğru esen serince bir rüzgar, yahut o esnada aklına gelen zekice bir fikir, sana bu değişmenin sebebi gibi görünmek ister. fakat söz aramızda, iş bunun tamamıyla aksinedir, cebimize giren iki lira sayesindedir ki havanın biraz açıldığını görmek, rüzgarın serinliğini hissetmek, hatta akıllıca şeyler düşünmek mümkün olmuştur… kalk, iki gözüm, iskeleye geldik. günün birinde ya çıldıracağız, ya dünyaya hakim olacağız. şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım ve parlak istikbalimizin şerefine birkaç kadeh içelim.”
Alıntı

Alev Ceren Kayhan, bir alıntı ekledi.
18 Eyl 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Ihtiyar Mahalleliler
Bence Istanbulun asıl şairleri onlar adım basında tigrel ayaklarıyla geçmiş zamanlarının peşinde dolaşan onu uslupsuz apartman köşelerinde iki yani henüz boş asfalt üzerinde eski ahbap çocuklarının çehresinde beyhude yere arayan ve bulamadıkları için şaşkın şaşkın dört yana bakınan bu kervan artığı biçarelerdir

Beş Şehir, Ahmet Hamdi TanpınarBeş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar