• Merhabalar, nasılsınız?
    Sizden böyle bir dönemde tek bir ricamız var. Duyarlı ve paylaşımcı olmanız! Sesimize kulak, kulağımıza ses olun lütfen. Bizlerle beraber bu haldeki Türkiye'yi güzelleştirelim. Biz kim miyiz? Biz; AHBAP'ız! Ahbap ne midir? O zaman size şöyle anlatayım; AHBAP ( Anadolu Halk ve Barış Platformu...)

    Detaylı açılımında ise Anadolu'nun birleştiricilği, dayanışması, paylaşması ve sevgisi üzerine inşa edilen bir durum, kurum söz konusu.

    AHBAP'ın kurucusu, sesi ve nefesi çok değerli olan HALUK LEVENT'tir!


    İnternetten de bizi araştırabilirsiniz. Siyasi ve dini olarak hiçbir yere bağlı değiliz. Tek derdimiz insanlık ve eşitlik!

    Şimdi kendimizi kısaca tanıttıktan sonra, gelelim asıl konuya; siz de biliyorsunuz ki zor bir süreçten geçiyoruz. Özellikle çocuklarımız çok zarar görüyorlar. Evde, okulda, mahallede ve her yerde şiddet gören çocuklarımız var. Ağır işlerde çalıştırılan çocuklarımız var. Taciz ve tecavüze uğrayan çocuklarımız var. Yetim ve öksüz çocuklarımız var. Ötekileştirilmiş çocuklarımız var. Çocuklarımız var ama neden fazla sahip çıkamıyoruz? Neden hep laftan ileri gidemiyor istediklerimiz?
    Bizler hep yardımcı olmaya çalışıyoruz. Sadece özel günlerde değil! Siz de biliyorsunuz ki bayram yaklaşıyor. Belki bazılarınız için çok anlam ifade edebilir. Bazılarınız için hiçbir şey ifade etmeyebilir. Bazılarınız içinse ortası gibi bir şey ifade edebilir. Ama derdimiz çocuklar! Onların gözünde bayram coşkusu aşırı fazla vardır. Kendi yaşıtları yeni giysiler alıp giyerken, kendileri çok eski giysilerini giymekteler. Maddi durumları çok kötü olduğu için... Kendinizi onların yerine koyunuz. Bizzat ekibimiz tarafından aileler ziyaret edilmiş, araştırılmış ve onay verilmiştir bu projemize! Ahbap'ın Mardin ili şubesi olarak kollarımızı sıvadık. Haydi siz de sıvayabilir misiniz kollarınızı?
    Biz Ahbap'lar olarak gereken gıdayı kendi aramızda halletmeye çalışıyoruz. Giysilerini de öyle böyle tedarik edeceğiz. Ama çocukların ayakkabı konusunda sizden destek istiyoruz. Lütfen, duyarsız kalmayalım!
    El birliğiyle güzelleştirebiliriz. Düşünsenize o çocuğun mutlu mutlu gülümsemesini?


    Erkek ve Kız çocuklarımızın isimleri, yaşları ve ayakkabı numaraları aşağıdaki gibidir;

    *Erkek Çocukları*

    Ahmet 12 yaşında
    32 ayakkabı numarası

    Yasin 18 yaşında
    41 ayakkabı numarası

    Ziyat 19 yaşında
    41 ayakkabı  numarası

    Zeynel 14 yaşında 41 ayakkabı numarası

    Mustafa 8 yaşında
    35 ayakkabı numarası
     
    Kerem 13 yaşında
    37 ayakkabı numarası

    *Kız Çocukları*

     Hace 13 yaşında
    35 ayakkabı  numarası

    Nurşin 11 yaşında
    33 ayakkabı numarası

    Duha 10 yaşında
    33 ayakkabı numarası

    Nede 8 yaşında
    31 ayakkabı numarası


    Artık elinizden ve gönlünüzden hangisi gelirse! 😊😊😊
  • Konuyu iyi bildiğim bir alana çektim: "Eski bir Çin atasözü ne der ahbap, bilir misin?"
    "Nerden bileyim?" "Ejderi boyasan da derisini boyarsın, kemikleri aynı kalır.
  • - Hey ahbap; bu acı var ya,
    Kuş olsan kaçırmaz seni.

    - Öyleyse biri eski yazıyla
    Sağdan sola yazsın beni.
    Metin Altıok
    Sayfa 143 - Kırmızı Kedi yayınevi
  • “Mesela herhangi bir gün müthiş bir iç sıkıntısı seni boğar. Hayat sana karanlık, manasız gelir. İnsan, biraz evvel senin zırvaladığın gibi felsefeler yapmaya başlar. Hatta yavaş yavaş onu da yapamaz ve canı ağzını açmayı bile istemez. Hiçbir insanın, hiçbir eğlencenin seni canlandıramayacağını sanırsın. Hava sıkıcı ve manasızdır. Ya fazla sıcak, ya fazla soğuk, ya fazla yağmurludur. Gelip geçenler suratına salak salak bakarlar ve on para etmez işlerin peşinde, bir tutam otun arkasından koşan keçiler gibi dilleri bir karış dışarı fırlayarak dolaşırlar. Aklını başına derleyip bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. İnsan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran simidi gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde, maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapamazsak büsbütün çılgına döneriz. Mamafih insanlarda bu merak olmasa doktorlar açlıktan ölürlerdi. Bu depresyon kelimesine yapışıp iç sıkıntısının uçsuz bucaksız denizinde bocalarken karşına uzun zamandan beri görmediğin bir ahbap çıkar. Kılık kıyafetinin düzgünce olduğunu görür görmez derhal aklına kendi meteliksizliğin gelir ve gafil dostundan, talihin varsa bir iki lira borç alırsın… İşte ondan sonra mucize başlar. Şiddetli bir rüzgar ruhundan bir sis tabakasını sıyırıp götürmüş gibi içinin birdenbire aydınlandığını, bir hafiflik, bir genişlik duyduğunu görürsün. Eski sıkıntı pır deyip uçmuştur. Gözlerin etrafa memnuniyetle bakar ve sen de gevezelik edecek bir arkadaş aramaya başlarsın. İşte, iki gözüm, ciltlerle kitabın, saatlerce tefekkürün yapamadığı işi iki kirli kağıt başarır. Sen ruhumuzun bu kadar ucuz bir bedel mukabilinde takla atmasını haysiyetine yediremediğin için belki daha asil sebepler peşinde koşarsın, gökyüzünde birkaç yüz metre daha yükselen bir bulut, yahut ensene doğru esen serince bir rüzgar, yahut o esnada aklına gelen zekice bir fikir, sana bu değişmenin sebebi gibi görünmek ister. Fakat söz aramızda, iş bunun tamamıyla aksinedir, cebimize giren iki lira sayesindedir ki havanın biraz açıldığını görmek, rüzgarın serinliğini hissetmek, hatta akıllıca şeyler düşünmek mümkün olmuştur… Kalk, iki gözüm, iskeleye geldik. Günün birinde ya çıldıracağız, ya dünyaya hakim olacağız. Şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım ve parlak istikbalimizin şerefine birkaç kadeh içelim.”
  • "Kendime Yazılar" isimli bloğuyla tanıdığım sevgili Mahfi Eğilmez'in Değişim Sürecinde Türkiye'sini okumak benim için zevkti. Kendisinin güncel olarak paylaştığı yazılarındaki samimi ve objektif hali kesinlikle kitap için de geçerli.
    Genelce bahsedersem, Mahfi Eğilmez bu kitabında geri dönüşlerle Osmanlı'yı da kapsayacak bi' biçimde Türkiye ekonomi sisteminin dününü, bugününü ve geleceğini inceliyor. Kitap altı bölümde oluşturulmuş.

    •Birinci bölümde "Değişim"in açıklanmasında ve anlatılmasında temel olan bazı kavramların, (paradigma, dönüşüm vb.)tanımları yapılmış.
    •İkinci bölümde, "Yirminci Yüzyılın Öncesi ve Sonrası" ele alınmış. Bu ele alış, sanayi kapitalizminin yükselişi ve gerçekleşen savaşlar(Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, Soğuk Savaş) bağlamında açıklanmış.

    •Üçüncü bölüm benim en etkilendiğim bölümlerden biriydi. Bu bölümde yazar, "Yirmi Birinci Yüzyılın Getirdikleri"ni anlatmış. Bu anlatımsa paradigma değişimi, ekonomik yapı, siyasal yapı, yeni dünya, eski dünyaya dönüş gibi konularla açıklanmış. Bu ayrıntılı bölümü genellemeyle açıklamam pek çok ayrıntıyı yok edecek olsa da özetleyecek olursam, bu bölümde, gelişen teknolojiyle dönüşen sistem ve bu sistemin makro boyutta dünyada, ülkeler arasında yarattığı sıcak-soğuk ilişkiler, buna bağlı olarak gerçekleşen ekonomik, siyasi yapı anlatılmış. Mikro boyutta ise yirmi birinci yüzyılda Türkiye'nin nasıl bi' dönüşüm, değişim seyri yaşadığı anlatılmış.

    •Dördüncü bölümde Mahfi Eğilmez, Türkiye ekonomisini "Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne" dek ayrıntılı bi' şekilde ele almış. Anlatımında özellikle üzerinde durduğu iki nokta, Osmanlı'nın Cumhuriyet hakimiyetine geçtiğinde nasıl bir durumda
    (sosyal, ekeonomik) olduğu ve Türkiye Cumhuriyeti'nin hakimiyeti sağlandıktan sonra atılan adımlar.
    Bu adımlar gerek Atatürk'ün yapmış olduğu çeşitli alanlardaki reformlar, gerek küreselleşme adına atılan liberal adımlar, bir takım "uyumsal" zorunluluklar ve Türkiye'nin kendi ekonomik yolunu çizmesi bağlamında attığı müdahaleci, serbest politikaları kapsayacak şekilde açıklanmış.

    •Beşinci bölümde, "Türkiye'deki Değişimin Sosyo-Ekonomik Analizi" yapılmış. Bu analizin zaman içerisinde siyasi, ekonomik yönlerden dünyayla nasıl şekillendiği, insanların algılarının ne yönde nasıl ilerlediğinden bahsedilmiş. Özellikle eğitim, hukuk, ifade özgürlüğü gibi pek çok sosyolojik paradigmayla birlikte ele alınmış bu durum. Eğilmez'in temel sorunlar olarak gördüğü eğitimdeki hatalar ve Türkiye'de süregiden "ahbap-çavuş ilişkisi"nin işlerliği gibi problemlerin gelişim önünde nasıl engeller yarattığı net bi' şekilde anlatılmış.

    •Altıncı bölüm ise "Geleceğe Bakış"tan oluşuyor. Yazar bu bakışı ise değer yargılarına göre değil "Dünyanın Geleceği"ne bakarak "Türkiye'nin Geleceği"ni açıklamış. Dünyada yaşanan hızlı teknolojik gelişme, endüstriyel dönüşüm, Türkiye'nin nerede olduğu, nasıl ilerlemesi gerektiği ve ne yapması gerektiği bağlamında anlatılmış.
    Yazılan bu son bölüm aslında "yaşanan ne", "yaşanması gereken ne", "yaşanması gerekene ulaşmak için yapılması gerekenler ne" şeklinde son derece analitik bi' şekilde sonlanıyor.(uyum-teknoloji-eğitim)

    Değişim Sürecinde Türkiye, Mahfi Eğilmez'in diline aşina olan ya da olmayan herkesin rahatlıkla okuyabileceği bi' kitap. Kitap sadece bi' ekonomi kitabı olarak değerlendirilmemeli Yazar Türkiye'deki değişim sürecini çok yönlü bi' biçimde(başta ekonomik olmak üzere, sosyolojik, hukuki, eğitsel) ele almış. Bu açıdan kitabı Türkiye, dünya ve "değişim içindeki dünyanın neresindeyiz" üzerine canlı bi' kitap okumak isteyenlere rahatlıkla tavsiye ederim...
  • "Mesela herhangi bir gün müthiş bir iç sıkıntısı seni boğar. Hayat sana karanlık, manasız gelir. İnsan, biraz evvel senin zırvaladığın gibi felsefeler yapmaya başlar. Hatta yavaş yavaş onu da yapamaz ve canı ağzını açmayı bile istemez. Hiçbir insanın, hiçbir eğlencenin seni canlandıramayacağını sanırsın. Hava sıkıcı ve manasızdır. Ya fazla sıcak, ya fazla soğuk, ya fazla yağmurludur. Gelip geçenler suratına salak salak bakarlar ve on para etmez işlerin peşinde, bir tutam otun arkasından koşan keçiler gibi dilleri bir karış dışarı fırlayarak dolaşırlar. Aklını başına derleyip bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. İnsan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran simidi gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde, maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapamazsak büsbütün çılgına döneriz. Mamafih insanlarda bu merak olmasa doktorlar açlıktan ölürlerdi. Bu depresyon kelimesine yapışıp iç sıkıntısının uçsuz bucaksız denizinde bocalarken karşına uzun zamandan beri görmediğin bir ahbap çıkar. Kılık kıyafetinin düzgünce oluduğunu görür görmez derhal aklına kendi meteliksizliğin gelir ve gafil dostundan, talihin varsa, bir iki lira borç alırsın... İşte ondan sonra mucize başlar. Şiddetli bir rüzgâr ruhundan bir sis tabakasını sıyırıp götürmüş gibi içinin birdenbire aydınlandığını, bir hafiflik, bir genişlik duyduğunu görürsün. Eski sıkıntı pır deyip uçmuştur. Gözlerin etrafa memnuniyetle bakar ve sen de gevezelik edecek bir arkadaş aramaya başlarsın. İşte, iki gözüm, ciltlerle kitabın, saatlerce tefekkürün yapamadığı işi iki kirli kağıt başarır. Sen ruhumuzun bu kadar ucuz bir bedel mukabilinde takla atmasını haysiyetine yediremediğin için belki daha asil sebepler peşinde koşarsın, gökyüzünde birkaç yüz metre daha yükselen bir bulut, yahut ensene doğru esen serince bir rüzgâr, yahut o esnada aklına gelen zekice bir fikir, sana bu değişmenin sebebi gibi görünmek ister. Fakat söz aramızda, iş bunun tamamıyla aksinedir, cebimize giren iki lira sayesindedir ki havanın biraz açıldığını görmek, rüzgârın serinliğini hissetmek, hatta akıllıca şeyler düşünmek mümkün olmuştur... Kalk, iki gözüm, iskeleye geldik. Günün birinde ya çıldıracağız, ya dünyaya hâkim olacağız. Şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım ve parlak istikbalimizin şerefine birkaç kadeh içelim."
  • “Mesela herhangi bir gün müthiş bir iç sıkıntısı seni boğar. Hayat sana karanlık ve manasız gelir. İnsan, biraz evvel senin zırvaladığın gibi felsefeler yapmaya başlar. Hatta yavaş yavaş onu da yapamaz ve canı ağzını açmayı bile istemez. Hiçbir insanın, hiçbir eğlencenin seni canladıramayacağını sanırsın. Hava sıkıcı ve manasızdır. Ya fazla sıcak ya fazla soğuk ya da fazla yağmurludur. Gelip geçenler suratına salak salak bakarlar ve on para etmez işlerin peşinde, bir tutam otun arkasından koşan keçiler gibi dilleri bir karış dışarı fırlayarak dolaşırlar. Aklını başına derleyip bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. İnsan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapamazsak büsbütün çılgına döneriz. Mamafih insanlarda bu merak olmasa doktorlar açlıktan ölürlerdi. Bu depresyon kelimesine yapışıp iç sıkıntısının uçsuz bucaksız denizinde, karşıdan uzun zamandan beri görmediğin bir ahbap çıkar. Kılık kıyafetinin düzgünce olduğunu görür görmez derhal aklına kendi meteliksizliğin gelir ve gafil dostundan, talihin varsa, bir iki lira borç alırsın. işte ondan sonar mucize başlar. Şiddetli bir rüzgar ruhundan bir sis tabakasını sıyırıp götürmüş gibi içinin birdenbire aydınlandığını, bir hafiflik, bir genişlik duyduğunu görürsün. Eski sıkıntı pır diye uçmuştur. Gözlerin etrafa memnuniyetle bakar ve sende gevezelik edecek bir arkadaş aramaya başlarsın. İşte, iki gözüm ciltlerle kitabın, saatlerce tefekkürün yapamadığı işi iki kirli kağıt başarır. Sen ruhumuzun bu kadar ucuz bir bedel mukabilinde takla atmasını haysiyetine yediremediğin için belki daha asil sebepler peşinde koşarsın, gökyüzünde bir kaç yüz metre daha yükselen bir bulut. yahut ensene doğru esen bir rüzgar, yahut o esnada aklına gelen zekice bir fikir, sana bu değişmenin sebebi gibi görünmek ister. Fakat söz aramızda, iş bunun tamamı ile aksinedir, cebimize giren iki lira sayesindedir ki havanın biraz açıldığını görmek, rüzgarın serinliğini hissetmek hatta akıllıca şeyler düşünmek mümkün olmuştur. “