“Vakit geç oldu,” diyor bıkkınlıkla, “bu köy için geç; dünyanın geri kalanı için bilemem.”
“Orası için de geç,” diyorum. Ne demek istediğimi anlamıyor.
Farketmenin acısı, uykuyla uyanıklık arasında seyreder. Gecenin tekinsizliği ve bilincin kuytularında nüksedip kalabalıklarda ve gün ışığında kendini unutturur. Ardından kaçınılmaz bir anlayış ve keskin bir reddediş dalgası görülür. Bütün hayatını alabora edecek kadar kuvvetli. Benliğini parçalayıp öze ulaşmana yardımcı. Kendi özsuyuna susamadan anlayamazsın bunları. Bilmenin acı suyunu tatmadan... Haylidir gündüzlerin geceye, kalabalıkların hiçliğe evrildiğini ayrımsayamadığın gibi... Posanın yanılgılarına denk olduğunu gördüğünde, yalnızlık şüphelerini haklı çıkardığında başlar her şey. Çoğunluğun reddidir bu.
Tezer Özlü ile aynı yeryüzünü paylaşmayı hak edecek ne yaptık? Sonsuzluk düşünün ulaştığı hiçlik yani bir özgürlük özlemidir anlatılan. “Bizler” gibi olmayı reddeden, yaşamın bütün detaylarının heyecanlandırdığı, yaşamla sonsuz bir birleşmeden doğan hazları iliklerine kadar hisseden, gerçekten de “gamlı bir prenses” geçti bu dünyadan. Gerçek varoluşuna ulaşma deneyimi yaşamak için hiç umut vadetmeyen bir dünyadan ne beklenirdi oysa?
“Ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya.” diyen Gülten Akın’la aramızdaki fark günden güne açılırken durup vaktimizi böyle yazarlara harcamaktan daha faydalı ne olabilirdi?
Farklı mecralarda, zamanda sürekli sıçramalarla ilerleyen ve içe dönük bir anlatımın ağırlıklı sergilendiği romanda otobiyografik izlerin hissedildiğini inkar edemeyiz. Bir ölüm düşüncesinin onu daima izlediği sokaklar, evler, odalar, düşler... Zaman zaman Anadolu’nun bozkırında hüzünlenip coşan; Almanya’nın sokaklarında,evlerinde tam olarak tanımadığı insanların yaşamlarının heyecanlandırdığı, “delilik” ile makul olanın sınırlarında, ızdırabın ortasında bir dünyalı o. O ve onun gibilerini tanımalı insan. Kitaplarını okuyarak ve kitaplar okuyarak... Tezer Özlü