Esra

Bu konuda keyfimi en çok kaçıranlar elime sımsıkı yapışıp "hadi ben kimim bil bakalım?" diye tutturanlardır. Küçük çocuğunun, ya da köpeğinin edindiği basit bir beceriyi herkese sergilemeye uğraşanlar gibidir bunlar. Tanısam da “afedersiniz tanıyamadım" demekten kendimi alamam. Çünkü adını söylemek gafletine düşecek olsam "bak ben size demedim mi? Herifin kulakları keskin!" di-ye etrafındakilere gösteriye kalkarlar. Karşısındaki insanın ayrıcalığını olumlu ya da olumsuz renklere boyayarak, çevrenin ve kendinin dikkatini ayrıcalık üzerine çekmek, duygu kabalığından başka bir şey değildir.
Sayfa 131
Reklam
Sonra bir de insan sesinin kimliği var. Çoğu zaman karşılaştığım kişiler kim olduklarını seslerinden tanıyışıma şaşar, bunu da kulağımın keskinliğine verirler. Oysa sesin de, yüz biçimi, gözlerin rengi, burun ve ağız yapısı gibi ayırt edici nitelikleri vardır. Görenler de bunları algılar, fakat kullanmaz. Kullanmak zorunda kalınca ne kadar işe yaradıklarını anlamaya başlarız. Yalnız bazı seslerin de kişiliği dış görünüm kadar güçlü ve belirgindir. Uzun aralıklarla da duysanız yanıltmaz insanı. Buna karşın bazıları da görünümleri kadar siliktir.
Sayfa 130
Hele ağızdan çıkan ses ve sözler insanın iç yüzünü dış yüzü kadar yansıtmaz mı? Hatta kanıma göre, dış yüzün gizleyebildikleri, ses yolunda delik ve deşikler bularak dışa daha da belirgin kaçıveriyor. Belki elimde kalan bu en zengin iletişim kanalının önemini ve anlamını abartıyor olabirim fakat, bazı durumlarda ağızdan çıkan sözün yüzeysel anlamından çok onun söyleniş tarzı ve tonu, sansürleyip içimizde gizlemeye çabaladıklarımızı daha iyi ortaya vuruyor. Bazen isteğinizi 'olur' diye karşılayan sesin niteliği gerçekte olmasa daha iyi' ya da ‘bıktım bu arkası gelmeyen isteklerinden' anlamını yansıtmaz mı? Kendine güvenenle, güvensizin; şaşkınla, ne istediğini bilenin; sevenle, nefret edenin; akıllı ile, duygusalın; yoksulla, varlıklının; içtenlikle, riyakârlığın sesleri de dış görünüşler kadar değişik ve anlamlıdır.
Sayfa 130
Şimdi ise insanların yürüyüşlerinden anlam çıkarmak zorundaydım. Ben geliyorum diye haykırırcasına topuğunu gümbürdeterek yürüyenler; telaşlı, kısa adımlarla kimbilir neyin peşinde koşturanlar; ağır aksak oturaklı adımlarla kundurasını gıcırdatanlar; fikirdayarak keklik gibi seken kız topukları; halsiz mecâlsiz topuklarını sürükleyerek giden yaşlılar, dış görünüş kadar çeşitli ve anlamlı değil mi?
Sayfa 130
Fakat bu ilk izlenimlerin yarattığı duygu ve düşünceler zamanla kişiyi daha yakından tanıma olanağı bulundukça değişebilmekte. Görenlerde de böyle olmaz mı? “Hiç de sandığım gibi bir insan değilmiş” sözlerini az mı duyarız? Ancak, ilk karşılaşmada kişinin yüzünü, gözlerini, giyim ve kuşamını izleyerek varılan ilk yargıların daha da aldatıcı olabileceği kanısındayım. Çünkü insanlar çoğu zaman dış görünüşleri ile, karşısındakiler üzerinde olumlu izlenim bırakmanın yollarını daha iyi öğrenmiştir. Gırtlağımızı sıkıvermek istediği halde kolaylıkla önümüzde eğilip el öpmeyi başarabilenler az mıdır? Tutkunluğunu öfke ve nefretle gizlemeye çabalayanlar; kıskanırken tatlı tatlı gülümseyen; gülerken için için ağlayanlar yok mudur? Doğduğumuz günden başlayarak toplum bize gerçek duygu ve düşüncelerimizi değil de uygun olanları ortaya vurmaya zorlamaz mı? Canı yanıp ağlayan çocuğu, susturup gülümsetmeye, kıskandığı kardeşini yumruklayıp saçını çekene onu kucaklayıp öpmesini önermez miyiz? Misafire evimizin en görkemli yerini, yemeğe kıyamadığımız besinleri ikrâmlarız. Misafir çocuğun göz bebeğimiz koltuklara bulaştırdığı çikolata lekelerini gülümseyerek, “ne önemi var efendim" diye karşıladığımız halde, “eli kırılası piç kurusu" diye homurdanarak temizleriz. Kısacası, yaşam boyu günlerimiz bu aldatmaca oyununu iyice bellemekle geçer. İnsanın ve çevrenin seslerine ve içeriklerine kulak vermeyi öğrenmeye koyulduğumdan beri bunların, her şeyin içyüzünü göze görünenlerden daha iyi yansıttığı kanısını geliştirdim.
Sayfa 129
Reklam