W. Faulkner’ın okuduğum ilk eseriydi. Bitirdiğimde neden bu kadar geç kaldığıma üzüldüm doğrusu. İlk bölümün ağır gidişatının sonlara doğru gürültüyle, ‘öfkeyle’ devam etmesi leziz bir okuma keyfi sundu.
Başlangıçta ses vardı. Compson ailesi ve yakınlarının hayatını, doğarken adını dayısı Maury’den alan Benjamin’in düşüncelerinden okuyoruz. Annesi tarafından adının kısaltılmasının bile uğursuzluk getireceği söylenen, bu ailenin en masum sesi, Benjy, bize aklından geçenleri zamana takılmaksızın anlattı. Bizim kültürümüzde varolan ismin ağır gelmesi durumunun yabancı bir kültürde olması bana ilginç gelen detaylardan biriydi. Karmaşık anlatım biçimi zaman zaman zorlayıcı olsa da, sakin ve sessiz ortamlarda içinden çıkılmayacak kadar zor olduğunu da düşünmüyorum.
Sonraki bölümde zaman vardı. Zamanı simgeleyen baba hediyesi bir saat. Saatini kıran Quentin’in zamanla mücadelesini okuyoruz. Sürekli yürürken hatırlıyorum onu. Elinde iki ütü. Temiz ve titiz bir karakter ve sonu da titizlikle planlanmış olmalı diyorum. Kafamda oturttuğum imajı Benjy kadar kafası karışık olmasa da ‘hastalıklı’ diyebilirim.
Sonra öfke vardı. Jason’ın öfkesi. Ayrımcılığa uğramış hissediyor kendini ve yine kendisi evde çalıştırdığı kişilere ırkçılık yapıyordu. Onlara beslediği kin uğradığı haksızlıkların bir neticesi diyemeyiz elbette ama o kendisini her durumda haklı sayıyordu. Yaptıklarıyla her konuda ve konumda bir hinlik, hainlik resmediyor.
Geri kalan her şey detaydı ve detaylar aslında romanı çözmemizi sağlayabilecek önemli bilgiler içeriyordu. Caddy’nin dramatik yaşamı, Dilsey’in çaresiz gözyaşları ve sobaya atılmış iki tiyatro biletinin iç titreten yanık kokusu...
Herkes okusun diyebileceğim bir roman değil. Herkese hitap edebilecek bir eser olduğunu düşünmüyorum. Sıkı bir kitap