Sahip olduğum resimlerin yanında çok temkinli hareket ederim, çünkü bana, benim onlara baktığım kadar yakından baktıklarını bilirim. Aramızda daimi bir duygu alışverişi vardır. Bu alışveriş üçümüz arasındadır: Sanatçı, ki onu hiç tanımasam da olur; başlı başına resim ve resmi sevip artık ondan bağımsız yaşayamayacak hale gelen ben. Bu alışveriş üçgeni değişim içindedir, akışkandır, inceliklidir, derindir ve resimlerle ilgilenen herkesin kısa sürede keşfedeceği gibi tanımlanabilir bir olgu değildir. Duvarımda asılı duran resim, bu sanat nesnesi ve sanat süreci, devinimin canlı çizgisidir; bedenimi, yenilenmiş şimdiki zamanı, geleceği ve hatta artık bu resmin ışığı dışında görülmesi mümkün olmayan geçmişi renklendiren, bedenimde yankılanan bir renk dalgasıdır. Yaptığım bir şeyi düşünürken resim beni yakalayıverir, fikirlere eklenir, fikirlerin anlamını ve geçmişi değiştirir.
Dünyaya çıplak geldim, ama fırça darbeleri üstümü örter, dil beni büyütür, müzik ritmimi belirler. Sanat benim asam ve değneğim, huzur bulduğum limanım ve kalkanımdır. Üstelik sadece benim değil herkesindir, nitekim sanat kimseyi dışarıda bırakmaz. Tahakkümle, yoksullukla sanatı elinden alınanlar bile onu yeniden yapmaya başlar. Sanat diye bir şey olmasaydı, her an birileri onu yaratmaya başlar, onu yoktan var edip şarkılar üretir söylerdi. Sanat eserleri yok edilebilse de onları yaratan enerji yok edilemez.