Puan vermedi
Türk edebiyatının en zarif ve en derin kalemlerinden biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar, yalnızca romanlarıyla değil, öyküleriyle de insan ruhunun karanlık ve aydınlık koridorlarında dolaşan bir yazardır. Şair, romancı, denemeci ve edebiyat tarihçisi kimliklerini aynı potada eriten Tanpınar; Doğu ile Batı, geçmiş ile gelecek, rüya ile gerçek arasında sıkışan insanı anlatmayı hayatı boyunca sürdürmüştür. Onun eserlerinde zaman yalnızca akan bir olgu değil, insanın hafızasında katmanlaşan canlı bir tecrübedir. 1943 yılında yayımlanan Abdullah Efendi'nin Rüyaları da bu sanat anlayışının en dikkat çekici örneklerinden biridir. Tanpınar'ın öykü anlayışı, gündelik hayatı olduğu gibi aktarmaktan çok onu sanatın dönüştürücü gücüyle yeniden kurmaya dayanır. Nitekim ona göre öykü, hayatı güzelleştirmek için vardır. Bu yüzden rüya, masal, korku, sezgi ve hatta bazen gerçek dışı görünen unsurlar, onun metinlerinde hayatın sıradanlığını aşan estetik araçlara dönüşür. Kitabın merkezindeki Abdullah Efendi, Tanpınar'ın sıkça karşımıza çıkan kahramanlarından biridir: Hayatın akışından memnun olmayan, kendisini bir boşlukta hisseden, gerçeklikle hayal arasında gidip gelen bir insan. Onun gördüğü rüyalar yalnızca bilinçaltının görüntüleri değil; kaçışın, arayışın ve tamamlanma isteğinin sembolleridir. Bu yönüyle eser, bir olay örgüsünden çok bir ruh hâlinin hikâyesi olarak okunabilir. Eleştirmenlerin de dikkat çektiği üzere Tanpınar'ın sanatında eşya ve olaylar sisli bir atmosfer içinden görünür. Bir sokak, bir pencere, bir masa ya da gece vakti karşılaşılan bir yüz; sıradan anlamlarını aşarak insan ruhunun derinliklerine açılan kapılara dönüşür. Bu nedenle Tanpınar okurken her sembolü çözmeye çalışmaktan çok, metnin bıraktığı izleri takip etmek gerekir. Çünkü onun dünyasında anlam kadar
Abdullah Efendi'nin RüyalarıAhmet Hamdi Tanpınar · Dergah Yayınları · 202484 okunma
9/10
·230 syf.··
Beğendi
·
2026 8. kitabı
·
32 günde okudu
·
Okunma: 25 Haziran 2026 20:02
Gray'in Portresi'ni okuduğumda, estetik felsefesi ile ahlak arasındaki o muazzam çatışmayı derinden hissettim. Ana karakter Dorian Gray’in, dış görünüşü hiç yaşlanmazken tüm günahlarının ve yaşlılığının gizemli bir portreye yansıması için ruhunu satmasını insan doğasının en büyük trajedilerinden biri olarak görüyorum. Bana göre bu eser, sadece dış güzelliğe ve zevke odaklanan "estetizm" akımının insan ruhunu nasıl adım adım yozlaştırabileceğini sert bir biçimde gözler önüne seriyor. Kitapta sanat ile sanatçı arasındaki ilişkiyi sorgularken, bir yandan da dönemin Victoria tarzı katı ahlak anlayışına yapılan o ince ve cesur eleştirileri hayranlıkla okudum. Wilde’ın vicdan, kibir ve ölümsüzlük arzusu gibi evrensel temaları işleyiş biçimini, okuyucuyu kendi karanlık yüzüyle yüzleştiren müthiş bir ayna olarak değerlendiriyorum. Sonuç olarak benim için bu kitap, insanın içindeki kötülüğün ve vicdan azabının hiçbir maskeyle sonsuza kadar gizlenemeyeceğini kanıtlayan ölümsüz bir eserdir. İkinci kez okunmayı -en azından altı çizili cümleleri- hak ediyor.
Düşünce
Dorian Gray'in PortresiOscar Wilde · İthaki Yayınları · 201799,3bin okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
10/10
·68 syf.··
Beğendi
·
2026 241. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 25 Haziran 2026 18:06
Kierkegaard felsefesinde, bir insanın birey olarak seçebileceği üç temel konum vardır. Bu konumlar, gerçeklikle ve kendi aralarında birbiriyle farklı tarzlarda ilişkilidir. Ve bu ilişki, farklı eylemlerin (ki Kierkegaard bunlara "bevcegelse" yani "hareket" diyor) ne zaman meşru sayılabileceğini - veya sayılamayacağını - veyahut bireyin, yükümlülüklerini nasıl konuşlandıracağını belirler. Kişi bu konumlar sayesinde tam anlamıyla var olabilir. Bunların ilki, bireyin, tüm yaşamını duyguları­ nın yönettiğini var sayan estetik konumdur. İkincisi olan etik konum, tüm yaşamın, başkalarıyla karşı­ laştırmalı olarak kavranabileceğini, ve tümel (evrensel) ahlakın kamusal alanda dışa vurduğunu varsayar. Üçüncüsü olan dinsellik konumu ise, insanın tüm yaşamını Tanrıya karşı olan sorumluluğunun yönettiğini farzeder. Kierkegaard dinselliği iki aşamada irdeler. İlki hazırlık ikincisi gerçek dinselliktir. Ancak, Kierkegaard, herkesi birey olarak hükmen özgür sayar, ve dolayısıyla her bireyin bu üç yoldan hangisini seçeceğine kendi başına karar vermekte serbest oldu­ ğunu vurgular.
Hayata Dair
AforizmalarSoren Kierkegaard · Pinhan Yayıncılık · 2020500 okunma
Bilmesen de, Bilme Sende..
8/10
·144 syf.·
2026 16. kitabı
Mona, tutmuş kalbimizin tam ortasından yakalamış bizi, “ Müsait Bir Yerde Gidecek Var ” diyor. Zannedersin bir minibüs camına yaslamışız soğuk başımızı da, içimizdeki o bitmek bilmeyen gurbet sızım sızım sızlıyor. Mona , Türkçenin ince kıvrımlarında bir kelime sarrafı gibi raks ediyor. Cinasları ve kelime oyunlarını adeta birer hece kesiği gibi kullanarak acıyı estetik bir çığlığa dönüştürüyor: Bilmesen de, bilme sende; ama bil, sen de.. Aşkı sayılarla çarpıp mekanikleştiren modern dünyaya karşı, karşılık beklemeyen tek kişilik bir yalnızlık senfonisini cesurca savunuyor. Kavuşmayı dünyevi bir gerçekliğe teslim ederken, aşkı kavuşamamanın o asil göğünde hür bırakıyor. Satır aralarında, sadece kadraja baktığı kadar mutlu olan sahte hayatlara ve maddi doymuşluk peşinde koşanlara inceden inceye ama sarsıcı dokunduruyor. Mona size son durağı söylemiyor, yolun sonunu açık etmiyor. Ancak bir minarenin dikey yalnızlığına başınızı yaslatıp şu can alıcı soruyla baş başa bırakıyor: İnsan yaşadığı kadar mı yaşar bu dünyada, yoksa bir başkasının kalbinde yaşandığı kadar mı? Eğer sizin de kendi içinizde yürümek istediğiniz bir yolunuz varsa, bu davete kulak vermenin ve müsait bir yerde esere dahil olmanın tam sırasıdır. Vesselam
Aşk’ın Hâlleri
Müsait Bir Yerde Gidecek VarMona · Hayykitap · 2018125 okunma
Puan vermedi·727 syf.··
2026 52. kitabı
Lâle Müldür’ü daha yakından tanıma fırsatı bulduğum bir söyleşisinde onun şiire ve hayata bakışının eserleriyle ne kadar iç içe olduğunu fark ettim. Çocukluk yıllarında bir pencere kenarında oturup dış dünyayı seyreden, gördüğü bir kuşu, martıyı ya da kediyi kendi iç dünyasında yeniden kurarak şiire dönüştüren bir şairden söz ediyoruz. Yazdığı şiire sonradan müdahale etmeyen, onu tamamladıktan sonra geride bırakan ve yeni şiirlerin peşine düşen bir yaratım anlayışına sahip. Şiiri kimi zaman ruhunu ele geçiren bir varlık gibi tanımlayan Müldür, “Şiir bütün kariyerimin önüne geçmiştir.” sözüyle de şiirin hayatındaki yerini açıkça ortaya koymaktadır. Söyleşide aktardığı yaşam hikâyesi de şiirlerini anlamak açısından oldukça dikkat çekicidir. Robert Koleji’nde matematik ve fen bilimlerinde gösterdiği başarı, fizikçi olma hayali ve babasıyla notları üzerinden yaşadığı inatlaşma, onun karakterindeki sorgulayıcı ve bağımsız yönü göstermektedir. Kendisini bir “ruh gezgini” olarak tanımlayan şair, Roma’ya duyduğu hayranlığı dile getirirken Latin Amerikalıları, Kazakları ve farklı coğrafyaları hiç görmeden şiirlerinde yaşatabilmiştir. Bu yönüyle onun şiiri, mekânları ve zamanları aşan bir hayal gücüne sahiptir. Lale Müldür’ün şiirlerinde fizik, mitoloji, şamanizm, Hristiyanlık, İslam tasavvufu ve birçok kültürel unsur bir arada bulunur. Farklı inançlar, semboller ve düşünce sistemleri onun şiir evreninde birbirine karışarak özgün bir yapı oluşturur. Bu nedenle Müldür’ün şiirleri yalnızca bireysel duyguların değil, aynı zamanda insanlığın ortak kültürel hafızasının da izlerini taşımaktadır. Özellikle Anemon ve Apokalips Amonyak adlı eserlerinde bu mitolojik ve simgesel dünyanın izlerini yoğun bir şekilde görmek mümkündür. Şaman giysilerindeki sembollerin bir inancı, dünya
Apokalips / AmonyakLale Müldür · Yapı Kredi Yayınları · 2020133 okunma
10/10
·
Beğendi
TÜRK SANATININ BÜYÜK USTALARI HÜSEYİN ZEKAİ PAŞA NİLÜFER ÖNDİN "Türk Sanatının Büyük Ustaları"adlı seri ,Türk sanatının gelişim evrelerinde önemli yer alan büyük sanatçıları mercek altına alıyor. Seride yer alan kitaplar yalnızca birer yaşam öyküsü sunmakla kalmıyor,okura ,manzara ve natürmortlardan ibaretmiş gibi görünen ilk Türk resmi örneklerinde gözden kaçırmaması gereken nüansları nasıl yorumlayacağına dair bilgiler de sunuyor. Kitapta Hüseyin Zekai'nin hayat hikayesi yanında ayrıca ressam kimliği ele alınır .Işık, gölge, perspektif ve estetik algısına sahip bir sanatçı olarak detaylı incelenir. *** Hüseyin Zekai Paşa 1860 yılında Üsküdar'da doğar. Üsküdar İhsaniye'deki Fıstıklı Mektebinde ilköğretimini tamamladıktan sonra askeri rüştiyeye ve ardından da Kuleli Askeri İdadisine gider. Hüseyin Zekai Paşa Mektebi Harbiye'de okurken Süleyman Seyit'in öğrencisi olur. Natürmort ve peyzajlarıyla, perspektifi üç boyutlu izlenimi veren batı tarzı resim anlayışını benimseyen Süleyman Seyit resim bilgisini öğrencisi ile paylaşır. Sultan ikinci Abdülhamid'in takdirini kazanan Hüseyin Zekai Paşa Mektebi Harbiye'de öğrenci iken sarayda yaver olarak görevlendirilir. Yaver ressam olarak görev yapan paşa saraydan kendine bir eş seçer. Sanat kariyeri boyunca Yıldız Çini Fabrikası için tasarımlar da yapar. Sultan Hamit'in fotoğraf albümlerinin hazırlanması amacıyla kurulan komisyonda görev alır, askeri müze kurulması için oluşturulan komisyonun üyesi olur. Entelektüel kişiliği sayesinde mihmandarlık yaptığı ve aralarında Paul Signac'ın da bulunduğu pek çok Avrupa'lı sanatçıyı Üsküdar'daki evinde ağırlar. Manzara ve natürmort ağırlıklı eserleri ile dikkat çeken Hüseyin Zekai Paşa koleksiyonculuğuyla da saygı gören bir asker olarak yaşamın sonuna kadar
Edebiyat
Hüseyin Zekai PaşaNilüfer Öndin · Hayalperest Yayınevi · 202212 okunma