En büyük tesiri ben 28 Teşrinisani 1334'te (28 Kasım 1918) İstanbul'a Boğazlardan girerken duydum. Büyük bir Salib-i Ahmer (Kızıl haç) gemisi Karadeniz'e açılıyor. Boğazın tarafeyninde tabalarda İngiliz ve Fransız bayrakları dalgalanıyordu. Reşit Paşa vapuru kaptan güvertesinde el dürbünümle bunları seyrederken duyduğum azap ve ızdırap tahammülümün haricine çıkıyordu. Büyükdere hizasını geçiyorduk orada feci bir manzara vardı. Bir İngiliz müfrezesi Türk bayrağını indirerek İngiliz bayrağını asacaklardı, mağrur ve kabarık bir İngiliz zabiti karşısında ıztıraplar içinde kıvranan bir Türk zabiti duruyordu. Ömrümde bu kadar acı duymamıştım. Bu feci manzara ve bu acı duygu karşısında. "Tek dağ başı mezar oluncaya kadar uğraşmalı" kararını verdim.
Artık İstanbul limanını dolduran İtilaf donanması nazarımda bostan korkuluğu menzilesine inmişti.
Olmayan, olamayan, yarım olan her şeyin anlamsızlığı anlamlı hale geldi.
E olmaz tabii, annen yokmuş senin.
Olmamış tabii öksüzmüşsün sen.
O kadar olmuş Ethem, üveymişsin sen.
Ethem'e...
Ethem, bir hayali karakter. Ancak onu yazarken sıkıntısını, yalnızlığını, el yordamını o kadar derinden hissettim ki, bu kitabı Ethem'e ithaf ediyorum.