“Yaptığım haksızlıklardan dolayı pişman olma konusuna gelince; ben ne haksızlık ettim ne de pişmanlık duyuyorum. Çok, pek çok mutluyum. Yine de yeteri kadar mutlu değilim. Ruhumun mutluluğu bedenimi öldürüyor ama kendine yetmiyor.” (s. 399)
Kitabı okurken hissettiğim en yoğun duygu bu adama duyduğum nefretti. Tabii insanlara, o bitmek bilmeyen intikam arzusu ve taşlaşmış kalbiyle yaşattığı zulmü okurken duyduğum üzüntü de çok yoğundu, hatta bu yüzden çok kez kitabı uzak bir köşeye fırlatıp uzaklaşmak zorunda kaldım. Bir insan ölüm döşeğindeyken bile nasıl yaptıklarından en ufak bir pişmanlık duymaz, üstelik bir de yaşattığı zulümden memnun bir şekilde gülerek vefat eder aklım almıyor doğrusu. Olanları çoğunlukla şok içinde okudum. Bir insan düşünün; kendi oğlundan ve sözde hayatta en çok sevdiği, aşık olduğu (!) kadının çocuğundan dahi nefret ediyor ve onlara dünyada cehennemi yaşatmaya ant içiyor. Bunun bir aşk romanı olduğunu söyleyenler kafayı yemiş zannımca.
Catherine ölürken, şu sözleri söylemişti Heathcliff:“Geleceğimi iki sözcük anlatabilirdi: ölüm ve cehennem. Catherine’i yitirdikten sonra yaşam benim için cehennem olurdu.”
“Edgar o cılız bedeninin tüm gücüyle de sevse, seksen yılda bile benim Catherine’i bir günde sevdiğim kadar sevemez. Sonra Catherine’in de benimki kadar engin bir yüreği vardır.“
Cümleleri de tüm duyguları gibi sahte ve ikiyüzlüce. Zira Catherine’in de Heathcliff’in de o sonsuz narsizmlerinden sıyrılıp bir canlıyı sevebilecek özveriye sahip olmalarının mümkün olmadığı aşikar diye düşünüyorum.
Bunun yanında Catherine’in, kocası Edgar ve Heathcliff arasında yaşadığı duygusal gitgellerini ve son derece rahatsız edici bulduğum hislerini anlattığı bir bölümden de ekleme yapmak istiyorum:
“Linton’a olan sevgim ormanlardaki yapraklar gibidir.
İncelemeye Arda Erel hakkındaki düşüncelerimle başlamak istiyorum. Öncelikle bir erkek olarak romanı kadın bir başkarakterin ağzından bu derece içten yazmış hatta yaşamış olması, bir kadının duygu dünyasına bu derece hakim oluşu beni çok şaşırttı ve etkiledi. Zaten romanlarında, sahip olduğu son derece insancıl ve nahif düşünceleri aktarmaktan asla kaçınmıyor. Bir konuşmasında kadın haklarına olan hassasiyeti, desteklediği kadın hareketleri dolayısıyla bir grup erkekten kötü yorumlar aldığını ancak bunların onu caydırmayacağını belirtmişti. Toplumun ataerkil baskısına aldırış etmeden, insanların yaftalarına takılmadan düşüncelerini olduğu gibi ifade
etmesi benim için bir okuyucu olarak çok kıymetli. Bir okuyucunun ötesinde, bir genç kadın olarak yazdıklarını okumak bana mücadelemde güç ve ilham veriyor. İki romanında da toplumumuzda çokça sıkıntı yaratan sosyal konular hakkında güzel açıklamalarını okumaktan büyük zevk aldım.
Kitap hakkında spoiler vermemek için şu kadarını söylemek istiyorum, Derin karakterinin çocukluğunda yaşadığı travma sonrasında hissettiği yalnızlık, zor zamanlarında dile getirdiği anne özlemi, beni fazlasıyla sarstı. Güçlü kadın karakterimizin cesur hareketlerinin altında yatan öksüzlük romanı okurken peşimi bırakmadı. Ayrıca bir yandan da güzel bir aşk öyküsü okuyorsunuz. Romantik içerikleri çok sevmememe rağmen günümüz toksik ilişkilerinden uzak bir romantizm içerdiği için içimi ısıttığını söyleyebilirim. Psikolojiye veya sosyolojiye alakanız varsa Derin’in hikayesinden ve Arda Erel’in sürükleyici, sıcak anlatımından etkileneceğinize inanıyorum.
Feyza Altun’u birkaç yıldır yakından takip ediyorum, konuşmalarını hayranlıkla dinliyorum. İçinde bulunduğumuz ataerkil düzende dimdik ayakta duran, mesleğinde ise patriyarkanın mağduru kadınların sesi olarak öne çıkan azimli bir kadındır bana sorarsanız kendisi.
Feyza’yı bu derece sevmemin en önemli sebebi, günümüz dünyasında sorunlardan kaçıp onları yok sayarak, acıya şahit olduğu anda yüz çevirerek hayatını konforlu kılacağını düşünen birçok insanın aksine, haksızlık gördüğü yerde açıksözlülükle bunu dile getiren, üstü örtülmüş birtakım ahlaksızlıkları gün yüzüne çıkaran ve bunları yaparken birtakım ezici güçlerden korkmayan dik başlı bir kadın oluşudur.
Böyle bir insandan tabii ki güllük gülistanlık bir ülkede, ele ele gezen mutlu bir çiftin romantik ilişkisini anlatmasını bekleyemeyiz. Açıkçası bu kitabı alırken, okuduğumda beni ne kadar sarsacağını tahmin ediyordum ama dünyada, özellikle yaşadığımız ülkede her ay onlarca kadının katledilmesi, onlarca çocuğun hayattan koparılması görmezden gelinecek şeyler değil. Öldürülenler, zulme uğrayanlar gerçek insanlar fakat bazılarımız duruma bir türlü ayamıyor maalesef.
Feyza bu kitapta her zamanki gibi açık bir dille Fatoş, Aynur ve Figen’in çocukluklarından itibaren yaşadıkları travmaları anlatmış. Kitapta, içinde büyüdüğümüz ailenin ve çocukluk döneminde yaşadıklarımızın hayatımızın geri kalanını belirlediğini, bu üç kadının hikayesine tanık olarak anlıyoruz.
Normalde herkesin bu acı olaylara az çok tanık olup, hayatını bu tarz acılarla yaşayan insanların da olduğunu bilerek dizayn etmelerini doğru buluyorum. Fakat çok hassas bir insansanız bu kitabın sizi fazla sarsabileceği gerçeğini de söylemek isterim.