Moore'un temel eseri 1903 yılında yayımlanan Principia Ethica'ydı, ancak bazı fikirlerini Vanity of Vanities (1899) adlı eserinde de ortaya koymuştu. Entelektüel kariyerinin bir noktasında oldukça melankolikti. Tanrı'ya inanmak kendisinin yapamayacağı bir iman sıçraması gerektirmekteydi ve bu onu rahatsız ediyordu -insan bir hiç uğruna yaşamak zorunda diye düşünmüştü. Böylece, yaşamını kendisine göre yaşayabileceği ve onu bu uzun melankolik karanlıktan çıkaracak bir etik sistemi inşa etmek için uzun bir mücadeleye girişti. Tanrı'nın ölümüne rağmen, dünyada kendinde diğerlerinden daha iyi olan bazı şeyler olduğu, her şeyi bilmek zorunda kalmadan neyin fiilen var olandan daha iyi olacağı hakkında bilgi sahibi olabileceğimize dair görüşlerden yola çıktı. Wordsworth'ten ve onun etkin bir şekilde daha güçlü bir ahlâkî yaşam arayışına girerek kendi içinde "daha iyi" bir insan yaratmaya çalışan "mutlu savaşçı” kavramından çok etkilenen Moore, ilk olarak sanat ("sanat, olması gerekenin temsilinden başka bir şey değildir" düşüncesi) üzerinden çalışmaya başladı.
“Bir şeyi emredildiği ya da yarar sağladığı için yapıyorsam ve aynı şekilde yasaklandığı ya da zarar getirdiği için yapmıyorsam, o zaman bu ahlaksal bir zihniyet değildir.”
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Ethica'nın temel noktalarından biri, Tanrının, bir despotun ya da hatta aydınlanmış hükümdarın gücüne benzeyen tüm iktidarını (potestas) reddetmekten oluşur.
“Parası olmayan, ama bu parayla elde edebileceği şeylere de ihtiyaç duymayan bir kimse, çok parası olan, ama çok şeye ihtiyaç duyan bir kişiden görünüşe göre daha mutludur.”