-Peki Mekke'ye neden gitmiyorsunuz diye sordu delikanlı.
-Beni hayatta tutan Mekke'dir. Hepsi birbirine benzeyen günlere, raflara dizilmiş şu vazolara, iğrenç bir aşevinde öğle-akşam yemek yemeye katlanacak güç veriyor bana. Düşümü gerçekleştirmekten korkuyorum, çünkü o zaman yaşamak için bir sebebim olmayacak.
“Ben yeryüzünü kalbinin üzerine yaslamış ve bütün acısını, nefesini, öfkesini, hüznünü içinde barındırmış gökyüzüyüm. Ben, gökyüzünün içinde barındırdığı renklerin şefaffıyım.Ben,gökyüzün sesiyim,bulutların resmiyim,yağmurların avuç içleri,karların ayak izleriyim...”
Zamana yetişebilir miydim? Ya da zamanla birlikte haraket edebilir miydim? Zamanı yenebilir miydim? Kulağımda karanlık bir fısıltıydı tüm bu sorular.
“ Ölü derilerin altında hala kanayan yaralar gibi.”
İçimde, bacasından zehir tüten bir hasret vardı artık. Sokak sokak dolaşıp kendini bulabilir miydi bir insan ? Arnavut kaldırımların üzerindeki adımlarımın izi bile kaybolmamıştı sanki. Taş duvarlara dokunarak sokakları geride bırakırken parmaklarım, kaybettiğim bir sürü şeyi arıyordu. Buradaki kahkahalarımı duyuyordum işte, renkli çatıları geride bırakırken kim bilir ne içindi, önemi yoktu ama o zaman gülüyordum.
Birinin sırtına atladığımı, omzuna tırmandığımı ve düşeceğimizi bilerek kendi etrafımızda dönüp durduğumuzu, bunun bile bize yenilmemişiz gibi hissettirdiğini nerden biliyordum ben?
Şimdi karşımda olsan doktor, sana insanın kendi kendini terk etmesinin mümkün olup olmadığını sorardım çünkü ben, kendim tarafından bile yalnız kalmış hissediyorum...
38. BÖLÜM : BOĞULANLAR