Puan vermedi·192 syf.··
2026 50. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 21 Haziran 2026 16:51
"Hayat herkesin kendi türküsüdür. Yaşadıklarını dinler, dinlediklerini söylersin. Dinleyebilene, görmek isteyene..." Gönüllerin bir türküyle birleştiğini hissettiren, ilk kitap olan Özgürce’nin devamı “Türkü"nün yorumuyla geldim bugün. İlk kitaptan tanıdığımız karakterlerin hayatında tam iki yıl geçmiş ve Özgür artık İstanbul’da tarih öğretmenliği yapıyor. Ancak kalıplara sığmayan yapısıyla okulun ezberci düzenine kendince karşı çıkıyor. Özgür’ün içine kapandığı bu dönemde, onunla aynı evi paylaşan Umut ve onlara abla şefkatiyle yaklaşan Özlem var hikayede. Özgür’ün kabuğuna çekildiği bu dönemde hayatına güzel dokunuşlar yapan dostu Luka çıkageliyor bir gün. Ve yine bir dost düğününde buluşmak üzere yakın arkadaşları Makedonya’ya bir yolculuğa çıkıyorlar. Burada hikayeye Filiz dahil oluyor. Bir türkünün ezgilerinde birleşiyor Özgür ve Filiz’in gönülleri. Kitapta bu ikilinin aralarındaki bağ biraz hızlı gelişiyor. Evet, sevgi birdenbire filizlenebilir ama ben o aralarındaki yakınlığın nasıl geliştiğini biraz daha sindire sindire, detaylıca okumayı isterdim. Bir zaman sonra Özgür’ün dostlarınında yardımıyla o hayal ettiği yaşam alanını gerçekleştiriyorlar. O hayalin birileri tarafından gerçekte bir gün gerçekleşmesini canı gönülden isterim. Kitabın sonlarına doğru hikaye hüzünlü bir sürece doğru gidiyor. Ve bir anda çekip giden Özge bir sebeple geri dönüp Özgür ile yüzleşiyor. Onun gidiş nedenini bu noktada daha net hissetmek isterdim. Hikayenin devamında ise hayatın getirdiği acı tatlı sürprizlerle yüzleşen karakterlerin bu süreçleri nasıl atlattığını ve yollarının nereye gittiğini okuyoruz. Açıkçası Özgürce’yi okurken o küçük Özgür’ün büyüme evresini, hayatı öğrenişini ve o satırlardaki derin cümleleri okumak bana daha keyifli gelmişti. Bu kitap ise daha çok
TürküÖzgür Şencan · Karina Yayınevi · 202519 okunma
SUÇ VE CEZA POLİSİYE ROMAN MI?
8/10
·704 syf.··
2026 4. kitabı
Başlıktaki soruyu duyduğunda tüylerinin diken diken olacağından emin olduğum H. W. Auden’e göre, Suç ve Ceza bir sanat eseridir ve bir sanat eseri olmayan polisiye romanla asla mukayese edilemez. Auden iddiasını şöyle temellendirir: Suç ve Ceza, okuyucunun “başka birinin acısını” paylaşmasına imkân tanıdığı için bir sanat eseridir. Polisiye ise bir fantezi olup okurun gerçeklerden kaçmasını, hayal dünyasına sığınmasını sağlar. Bu nedenle polisiye roman bir sanat eseri olamaz. İnsanın ister istemez “Neden?” diye sorası geliyor. Gerçeklerden kaçmamızı sağlayan bir roman neden sanat eseri olamasın? Evet, sanat, Tolstoy’un da dediği gibi, bize hayatı sevmeyi öğretir. Düşündürür, hissettirir, bilgilendirir eğitir ama aynı zamanda eğlendirir de. Bir süreliğine de olsa hayatın gerçeklerinden kaçmamızı, eğlenmemizi, acılarımızı unutmamızı sağlayan bir roman neden sanat eseri olma onuruna erişemesin? Neyse ki günümüzde polisiye romanların sanat eseri olabileceği konusunda en ufak bir tereddüt yok. Peki, o zaman başlıktaki soruya dönersek, Suç ve Ceza’nın polisiye roman olması mümkün mü? Polisiye romanların da sanat eseri olabileceklerini kabul ettiğimize göre şimdilik bu sorunun cevabı “evet” gibi görünüyor. Ancak, Suç ve Ceza’nın polisiye bir roman olup olmadığı, onun sanat eseri olup olmamasıyla bağlantılı değildir. Suç ve Ceza’yı polisiye roman yapacak veya yapmayacak olan kriterler polisiye roman türünün yapısıyla alakalıdır. Yazımın devamını Dedektif Dergi'den okuyabilirsiniz: dedektifdergi.com/polisiye-edebiy...
Edebiyat
Suç ve CezaFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025194,4bin okunma
Reklam
Puan vermedi
Dünyayı nasıl deneyimlediğimize dair güçlü kaynaklar olan duygular iç dünyamıza ve uzaklara ayna tutuyor. Kitapta hayatınızda ilk defa duyacağınız ya da sıklıkla deneyimlediğiniz toplam 154 duygu yer alıyor . Bu duyguların çoğu farklı coğrafya veya kültürlere özgü, hiç düşünmediğimiz ama "evet evet böyle de bir duygu olabilirmiş" dediğimiz duygular. Örneğin ; Lappel de vide ( boşluğun düşme değil atlama çağrısı) , awumbuk( misafir gidince içini kaplayan hüzün ) .. Akıcı bir şekilde okunacak bir kitap değil bana göre , molalı bir şekilde okunmalı, ek araştırmalar yapılmalı . Günün sonunda diyoruz ki ; "bütün duyguları anlatacak kadar kelime yok, zaten anlatmaya gerek de yok" . Hissedelim..
Duygular SözlüğüTiffany Watt Smith · Kolektif Kitap · 2020497 okunma
Menocciho, alim değilse de ariftir.
Puan vermedi·214 syf.··
2026 19. kitabı
·
12 günde okudu
·
Okunma: 21 Haziran 2026 16:46
Kahramanımız, 16. yüzyılda İtalya’da bir dağ köyünde yaşamış ihtiyar bir değirmencidir. Kilise öğretilerine, eğitimsiz ancak akılcı bilinciyle karşı çıkar. Buna karşın, otorite sahibi Kilise ve daha da zararlısı olan alkışçıları tarafından hürriyeti elinden alınır; sorgulanır ve gördüğü eziyetler neticesinde gücü elinde tutanların duymak istediklerini söylemek zorunda kalır. Kahramanımız; insanın, nihayetinde tabiatın bir meyvesi olan organizma olduğunu ve tekrar tabiata döneceğini, asıl olanın erdemli yaşamak olduğunu, tüm insanların eşit olduğunu savunur. Ayrıca, farklı milletlerin farklı dinî görüşlere sahip olmasından hareketle mutlak doğru bir görüşün olamayacağını ileri sürer. Tabiat Ana’yı tanrı olarak kabul etmekle birlikte, alışılagelmiş Kilise öğretilerinin din adamları tarafından buyurulduğunu ifade eder. Menocchio’nun fikirleri, Atatürk’ün şu sözlerini hatırlatmaktadır: “Evet, ben bilirim ki insan dinsiz olmaz. Fakat Türk’ün dini tabiattır. Bunu size münevversiniz (aydınsınız) diye söylüyorum.” Talihsizliği ise şudur: Düşüncelerini açtığı kişiler, kendisi gibi aydın görüşlü değil; bilinci körelmiş kimselerdir.
Peynir ve KurtlarCarlo Ginzburg · Metis Yayınları · 2021888 okunma
6/10
·536 syf.··
2026 13. kitabı
OKUDUM,BİTTİ.. Şükür bitti Kitap kötü değildi ama o nasıl ağdalı bir anlatımdı.Sabretmek için savaş verdim adeta. Araya başka kitaplar bile aldım , o kadar yani Sonu da hiç öyle Woww olmadı ..Okunabilir mi ?Evet..Şart mı ?Hayır..
Aynı Ağacın GölgesindeLiane Moriarty · Olimpos Yayınları · 20255 okunma
Çok kötü
2/10
·256 syf.··
2026 3. kitabı
Hiç sevmedim, zerre tavsiye etmiyorum. Ottoman mahlasını kullanan bir yazarın(?) ilk ve tek kitabı Çay Kaşığı. Aylar önce, yeni Türk yazarlar keşfetme heyecanıma yenik düşerek aldığım kitabı bir kaç gün evvel bitirdim. Ve ben bu kitabı hiç sevmedim. Neden ona dair bir yorum yazdığıma gelirsek: Bir kitabı neden sevmediğimi belirtmek zihin açıcı ve gerekli bir eylemdir benim için. Kitap Stephan Brooks adında bir felsefe profesörünün bir sabah daha önce görmediği bir yerde uyanmasıyla başlıyor. Staphan kendisine ait olup olmadığını pek hatırlayamadığı bu evde uyandığında evi darmadağınık buluyor, duvarda tırnak izleri, zihninde bir kadın çığlığı var. Stephan evinin neden dağınık olduğunu, kapısının neden kırık olduğunu hatırlamıyor. Hatta o günün pazar olduğunu bile hatırlamıyor ve üniversiteye ders vermeye gidiyor. Gün ilerledikçe işler daha da karışıyor ve iki farklı mafya daha önce borç olarak verdikleri birer milyon doları Stephan'dan geri istiyor; bir hafta içinde bu parayı ödemezse onu öldüreceklerini söylüyorlar. Stephan bir yandan kim olduklarını bilmediği kadınlarla karşılaşıyor, bir yandan annesinin hastalığı ile uğraşıyor. Her şey belirsiz, sanki bir sanrının ürünü; olaylar gerçekle hayal arasında bir yerde gerçekleşiyor. Stephan kafasının içinde biriyle konuşuyor. Babasına dair kötü anıları depreşiyor. Bir çocuğu olduğunu öğreniyor. Eşini bulmaya çalışıyor vs. Tabi Stephan'ın aklını en çok meşgul eden şeyse "çay kaşığı". Olur olmaz yerde "Acaba burada çay kaşığı var mı?" diye düşünüyor; her şeyi, herkesi çay kaşığına benzetiyor. Buraya kadar çok ilginç bir kitap gibi görünüyor ama öyle değil. Anlatıcı her ne kadar Amerikalı olsa da Türk kültürüne dair olgularla konuşuyor, bu sinir bozucu, hem de çok. Romanın baş kişisini bir türlü kabullenemedim bu
Çay KaşığıOttoman · Hayal Yayınları · 201226 okunma
Reklam
Reklam