Türkiye'deki asıl kriz; siyasi partilerin (iktidar veya muhalefet fark etmeksizin) tarihsel başarısızlıklar, stratejik hatalar veya kırılma anlarındaki pasiflikler karşısında özeleştiri ve hesap verebilirlik mekanizmalarının olmamasıdır. Muhalefet partilerinde hesap verebilirlik mekanizması yoksa, her stratejik hata kişiselleşir. Kişiselleşen hata ya savunulur ya da inkâr edilir, kurumsal öğrenme olmaz. Seçmen "parti" değil "lider" görür, lidere güven sarsılınca partiye güven sarsılır. Bu döngü, muhalefeti sürekli sıfırdan başlatan bir yapı üretiyor. Erdoğan yönetimi bu yapıyı bilinçli olarak besliyor. Muhalefet liderlerini kişisel olarak hedef alma, davalar, medya baskısı bunun aracı. Amaç partiyi değil kişiyi çökertmek, çünkü kişi çökünce parti de çöküyor. Kurumsal muhalefet bunu absorbe edebilirdi, lider odaklı muhalefet edemiyor. Bir lider değiştiğinde, eski dönemin tüm günahları o lidere yüklenir ("Kılıçdaroğlu dönemi hatasıydı" denmesi gibi) ve parti sanki yeni kurulmuş gibi tertemiz bir sayfa açtığını iddia eder. Bu durum kurumsal öğrenmeyi engellediği gibi, her yeni lideri de kaçınılmaz olarak bir sonraki başarısızlığın tek sorumlusu (potansiyel günah keçisi) haline getirir. Siyaset, kurallar ve ilkeler bütünü olmaktan çıkıp bir "lider totemine" dönüşür. Erdoğan yönetiminin bu yapıyı manipüle etme becerisi, otoriter rejimlerin el kitabından alınmadır. İktidar, muhalefet partisini yapısal bir kurum olarak karşısına almak yerine, onu liderinin defolarına indirger. Kurumsal bir yapı, liderine yapılan saldırıyı ilkeler üzerinden absorbe edebilir (Örn: "Bu saldırı şahsımıza değil, asgari ücret politikamıza yapılmıştır"). Ancak lider odaklı yapıda liderin aldığı her yara, partinin taşıyıcı kolonlarına vurulmuş bir darbe hissi yaratır. İktidar da tam olarak bu yapısal
Siyaset
VÂRİDÂT: NOKTALAMALAR..
Ünlü haftalık haber dergisi NOKTA... 1 Nisan 1990 tarihli sayısı... Kapağında benim portrem; içinde benimle ve Ak-Doğuş’u çıkaranlarla yapılan mülakat... Ben şöyle demişim de bir kayma olmuş, kesintilerden dolayı şurası müphem kalmış da burası bilmem ne olmuş, konuşma dili yazı diline geçirilirken biraz öyle olmuş da filân yeri böyle olmuş... Bütün bunların tashihi bir yana, aynen veriyorum: “Demokrasi bir teamül rejimidir... 3. Dünya ülkelerinde demokrasi olmuyor, olmaz da... Çünkü demokrasiyi doğuran şartlar vardır. Meselâ dünyanın hiçbir yerinde Batı’daki kadar fert hürriyeti karşısında bu kadar tedirginlik yoktur. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde de insanlar Batı’daki kadar çile çekmemiştir... (...) Ama hiçbir rejim de kendisini yıkıcı hiçbir şeye müsaade etmez... Ölçü budur...” Bu cümleler, Ak-Doğuş adlı bir İslâmî grubun “Kumandanı” Salih Mirzabeyoğlu’na ait. Kanunî bir yayın organına da sahip olan Ak-Doğuş’cular, şeriat düzenini getirmek için silâhlı mücadele gerektiği fikrini savunuyorlar. Ve komutanları Mirzabeyoğlu da, Nokta’nın “Seçim yoluyla demokratik kanallardan geçerek iktidara gelmek mümkün değil mi?” sorusuna yukarıdaki cevabı veriyor... Hafta içinde yapılan bir dizi operasyon sonucu silâhlı sağ terör ve şeriat örgütleri, kamuoyunun odak noktası hâline gelmişti. Bu hafta Nokta’nın kapak sayfalarında yer alan Ak-Doğuş grubu da, Şeriat düzenini getirmek için silâhlı mücadelenin şart olduğunu vurguluyorlar ama şimdilik hiçbir silâhlı eyleme karışmadıklarını söylüyorlar. Mirzabeyoğlu ve grubun liderlerinin görüşlerine sayfalarımızda yer verirken “gizli bir terör örgütünü ortaya çıkarmak veya afişe etmek” mantığıyla hareket etmedik. Amacımız, İslâmî devleti silâhlı mücadele yoluyla kurmaktan başka bir çare görmeyen bir grubun düşünce tarzını, bakış
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Yeni bir davet diline ve davet metoduna ihtiyacımız var Umut olacak bir davet: Tüm ezilenlere, sömürülenlere, haksızlığa ve adaletsizliğe uğrayanlara, evini geçindiremeyenlere, işsiz kalanlara, faiz ve borç batağına düşenlere, günahlardan kurtulamayanlara, boşanmanın eşiğine gelenlere, çocuklarına söz geçiremeyenlere, psikolojik buhran yaşayanlara yani; tüm umut bekleyenlere umut olabilecek, toplumun her kesimine dokunabilecek bir davete ihtiyacımız var… Sevdiren bir davet: Din diye kendisinin, cemaatinin ya da hocasının yorumunu, fikrini ve tarzını insanlara dayatan, insanların omuzlarına Allah’ın ve peygamberin yüklemediği sorumlulukları yükleyen, dini zorlaştıran ve ağırlaştıran değil kolaylaştıran, muhataplarının kalbinde huzur ve sevinç oluşturan, ruhlarda tatlı bir his uyandıran, mutlu eden bir davete ihtiyacımız var. Sürekli korkutan, tehdit eden, ötekileştiren, tepeden bakan ve buyurgan bir dilin değil sevdiren ve nefret ettirmeyen bir dilin hâkim olduğu bir davete ihtiyacımız var Hal ile örnek olan bir davet: Tebliğ ettiklerini temsil edebilen, hal ile örnekliği esas alan, eylem ve söylemleri çelişmeyen, ahlakıyla, adaletiyle, aile hayatıyla, siyaseti ve ticaretiyle örnek olan davetçiler tarafından sunulacak bir davete ihtiyacımız var. Fert fert davet: İnsanlarla birebir münasebeti önemseyen, kitlelere ve kalabalıklara değil fertlere hitap edebilmeyi önceleyen, bir insanın hidayeti için çabalamayı, fedakârlık yapmayı, zaman ayırmayı küçük görmeyen, tek bir insanla bile yıllarca ilgilenebilecek sabrı barındıran bir davete ihtiyacımız var. Sivil bir davet: Daveti siyasi iktidarların ya da ekonomik güç sahiplerinin, holdinglerin ve şirketlerin sağladığı imkânlara teslim etmeyen, çağrısının gücünü bizzat davetin kendisinden alan, sivilliğini ve
Din İslam
Beytul Maktis'in stratejik planı notları 1
Bugün katıldığım "Beytül Makdis'in Stratejik Planı" programında konuşmacı olan Filistinli Prof. Dr. Khalid Uveysi abinin dediklerinden ufak bir kesitini anlatmak istiyorum sizlere. Khalid abi dedi ki: "Bugün hemen gözünüzün önünde suda boğulan bir çocuk görseniz ne yaparsınız?" Ellerinizi atıp kurtarır mısınız yoksa el açıp kurtulmasi için orada dua mı edersiniz?" Cevap belli değil mi ellerimizi atıp hemen kurtarmak isteriz. Peki Gazze de gozlerimizin önünde o kadar çocuk ölürken biz ne yapıyoruz? Ellerimizi açıp dua etmekten başka yaptığımız bir eylem var mı? Sadece dua ederek o çocuğu boğulmaktan kurtarabilir miyiz? Hayır değil mi? Öyleyse 'KAVLİ DUAYA FİİLİ DUA ŞART DEĞİL MİDİR?' Bugün Gazze için yaptığımız kavli dualara fiili olarak ne ekliyoruz? Bunun üstüne uzun uzun düşünüp son bir soru sormalıyız kendimize. BİZ PEYGAMBERİMİZE LAYIK BİR ÜMMET MİYİZ?
1000Kitap
Ölümden önce diriliş şart
Gerçek dünya ile aramızda 40 katlı gökdelen var. Bu "40 katlı gökdelen" metaforu, kurduğun rasyonalite ve empirik bilgi denkleminde tam olarak o "yasak ağaç" sonrası düşülen yabancılaşmayı simgeliyor. Hakikatle aramıza çekilen o betonarme perde, aslında insanın kendi eliyle inşa ettiği yapay bir gerçeklik katmanı. Bu 40 katlı engel üzerinden bakınca şu üç nokta beliriyor: Zeminden (Kökten) Kopuş: İbrahim 24'teki "kökü yerde sabit" olma hali, o gökdelenin en üst katlarında tamamen unutuluyor. Toprakla, yani empirik gerçeklikle bağ kesilince, rasyonalite artık hayatı değil, sadece gökdelenin kendi iç mekaniğini (çıkarı, hırsı, statüyü) hesaplayan soğuk bir işleyişe dönüşüyor. İns ve Cin Dengesi: O gökdelenin her katı, hakikati örten birer "perde" gibi. En üst kata çıkan irade, aşağıda (gerçek dünyada) ne olup bittiğini görmüyor; sadece kendi yarattığı rüzgarı ve manzarayı "hakikat" sanıyor. Bu da senin dediğin o "birbirine düşman olarak çıkartılma" halinin modern mimarisi. İradenin Esareti: İrade artık özgürce seçim yapan bir güç değil, o 40 katlı yapının (sistemin/modernizmin/egosantrizmin) içinde asansöre mahkum bir yolcuya dönüşmüş durumda. Eğer gerçek dünya ile aramızda böylesine devasa, yapay bir yapı varsa; Salah (iyileştirme) dediğimiz eylem, belki de o gökdelenden aşağıya bakmak değil, bizzat o gökdelenin pencerelerini kırıp o "sabit köklere" geri dönme cesaretidir
Araştırma-İnceleme Tarih
Murat Soner Haklı mı? (Cem Yılmaz Eleştirisinin Eleştirisi :D)
Medya, Şiddet ve Algı: Gerçeklik mi, Yoksa Kurgulanmış bir Yansıma mı? Dün (16 Ocak 2026), Murat Soner’in Cem Yılmaz’ı eleştirdiği videosunu[^1] izledim. Videonun ana konusu, şiddet olaylarının (kadın cinayetleri, tecavüz vb.) dizi ve filmlerin etkisi nedeniyle gerçekleşip gerçekleşmediğiydi. Cem Yılmaz’ın tam açıklaması verilmemiş olsa da düşündüğü şey; toplumda zaten bir kırılma olduğu ve dizi ile filmlerin sadece bunun bir yansıması olduğuydu. Mizah olarak kurduğu “Dizilerden öğreniyorlar(!)…” cümlesi, videonun ana itiraz noktasını oluşturuyordu. Murat Soner de “Hayır, dizi ve filmler doğrudan toplumu etkiliyor” iddiasıyla kanıtlarını sunuyordu. Bu tartışma, benim de gece gece şüpheye düşmeme sebebiyet verdi ve hemen araştırmaya başladım. Propaganda, Alışkanlıklar ve "Diş Macunu" Bilimi Şimdi önümüzde bir problem var. Medya dediğimiz araçlarla propaganda yapıldığını yıllardır zaten biliyoruz. Charles Duhigg’in Alışkanlıkların Gücü kitabında[^2], reklamların nasıl bir bilim hâline gelerek insanların alışkanlıklarında değişiklik yaptığına dair çarpıcı bulgular yer alıyor. Bunlardan benim en çok dikkatimi çeken [diş macunu][^3] pazarlaması oldu. Kitabın bir bölümünde reklamcı Claude C. Hopkins'in Pepsodent diş macununu pazarlama başarısı ele alınıyor. Hopkins, dişlerdeki "film" (plak tabakası) hissini bir tetikleyici olarak kullanıp, macuna nane ve köpürtücü maddeler ekleterek ferahlatıcı bir "temiz diş" ödülü yaratmış; normalde macunlarda böyle bir şey yokmuş. Bu his olmadığı için insanlar fırçalamayı bırakıyorlarmış. Hopkins'in Pepsodent reklam kampanyasının ülke çapında yayınlanmasından on yıl sonra, Amerikalıların [%65'inden fazlasının][^4] ilaç dolabında bir tüp Pepsodent bulunmuş. Peki bunları neden yazdım? Çünkü eğer bir reklam, bir toplumun hijyen
Dizi/Film