Spoiler İçerir!
Puan vermedi·324 syf.·
2026 15. kitabı
Thomas Mann’ın bu öykü külliyatının kapağını kapattığımda masada kalan şey, alelade hikayeler değil; insanın bu sonlu dünyadaki o en büyük paradoksunun cerrahi bir titizlikle incelenmesidir. Öykülerin bütününde yükselen o ortak çığlık; toplumun, kuralların ve beklentilerin yarattığı parmaklıklar arasında uysallaştırılmaya çalışılan insanın, içindeki o kor gibi yanan vahşi arzularıyla verdiği hayatta kalma mücadelesidir. ​Thomas Mann, her bir öyküde insan ruhunun bir başka odasını ve o odanın nasıl birer zindana dönüştüğünü karakterleri üzerinden bize gösterir. Johannes Friedemann, dış dünyanın acımasızlığına karşı sanattan ve doğadan sahte bir kale inşa eden ama bastırdığı o devasa insani tutkuyla yüzleştiği an savunma mekanizmaları unufak olan bir adamdır. Onun trajedisi, toplumsal bir aşağılanma karşısında o yapay dengenin tamamen çökmesidir. Gardırop Hikâyesi’ndeki Albrecht Berlin ise modern dünyanın, zamanın ve toplumsal rollerin yarattığı boğuntudan kaçmak için düzeni temsil eden treni terk eden; gerçek dünyada bulamadığı lekesiz estetiği siyah bir gardırobun karanlığındaki masallarda arayan şizoid bir kaçışın temsilcisidir. Tristan öyküsündeki Detlev Spinell ise eylemsiz, ürkek ve kibirli bir elitizmi gösterir. O bir aşık değildir; kırılgan bir kadının trajik güzelliğini kendi zihinsel fantezisi için malzeme yapan bir estetik asalağıdır. Kadını ölüme kışkırtır ama hayatın o kaba, gürbüz gerçekliği karşısında arkasına bakmadan kaçacak kadar korkaktır. ​Külliyatın en olgun omurgasını oluşturan Tonio Kröger, ne tam bir burjuva ne de tam bir sanatçı olabilmiş, iki dünya arasında asılı kalmıştır. Sıradan insanların o saf, tasasız neşesini içten içe arzular ama zihni o toplumsal parmaklıkları bir kez gördüğü için o kalabalığa katılamaz. Yapabilecekken yapmamak onun
Seçme ÖykülerThomas Mann · Sabah Yayınları · 073 okunma
Hamlet: Düşüncenin ve Tereddüdün Trajedisi
8/10
·188 syf.··
2022 296. kitabı
William Shakespeare'in Hamlet adlı eseri, yalnızca dünya edebiyatının değil, insanlık tarihinin de en çok yorumlanan ve üzerine en fazla yazı yazılan metinlerinden biridir. Aradan geçen yüzyıllara rağmen hâlâ güncelliğini koruması, insan ruhunun değişmeyen yönlerine dokunabilmesinden kaynaklanıyor. Bir önceki okumam olan Hamnet'te, Shakespeare'in oğlunun ölümünün aile üzerindeki etkilerini görmüştük. Agnes acısını kendi içine kapanarak yaşarken, Shakespeare ise yasını sanata dönüştürüyor ve ortaya yüzyıllar sonra bile konuşulan bir eser bırakıyordu. Hamlet'i okurken bu bağlantıyı düşünmemek elde değil. Hamlet Nasıl Bir Eser? Hamlet'in hikâyesi oldukça çarpıcı bir olayla başlar. Danimarka Prensi Hamlet'in babası ölür. Ardından amcası Claudius tahta geçer ve kısa süre sonra Hamlet'in annesiyle evlenir. Ancak bir gece Hamlet'in karşısına çıkan babasının hayaleti, ölümünün doğal olmadığını, kardeşi tarafından öldürüldüğünü söyler. Bundan sonra Hamlet'in önünde tek bir soru vardır: İntikam mı, yoksa şüphe mi? Hamlet, klasik bir intikam kahramanı değildir. O, kılıcını çekmeden önce düşünür; düşündükçe daha fazla sorgular ve sorguladıkça hareketsizleşir. Shakespeare'in büyüklüğü de burada ortaya çıkar. Çünkü Hamlet'in asıl mücadelesi amcasıyla değil, kendi zihniyledir. Eser boyunca iç monologlar, sorgulamalar ve insan ruhunun karanlık köşeleri ön plana çıkar. Shakespeare ayrıca tiyatro içinde tiyatro tekniğini kullanarak edebiyatın ve sanatın gerçeği ortaya çıkarma gücünü de gösterir. Hamlet'e Yöneltilen Eleştiriler Hamlet hakkında yapılan eleştirilerin başında karakterin aşırı düşünmesi gelir. Hamlet sürekli analiz eder, her ihtimali değerlendirir ve sonunda karar vermekte zorlanır. Bu nedenle birçok okur onu eylemsiz bulur. Ancak bana göre Hamlet'i unutulmaz yapan
Alıntı
HamletWilliam Shakespeare · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202358,5bin okunma
Reklam
Bekleyiş...
Puan vermedi·232 syf.··
2026 12. kitabı
·
25 günde okudu
·
Okunma: 05 Haziran 2026 12:37
Yaşadığımız hayat bir bekleyiş üzerine kurulu değil midir? Hayata geç kalmış olma hissinin kaybettikleri ekseninde dönen Tatar Çölü'de bir bekleyişin hikayesi. Her birimiz hayatımızın gerçek anlamda başlayacağı o "büyük anı" beklerken şimdiki zamanı sessizce feda ederiz. Ayaklarımızın altından kayıp giden günleri fark etmemiz ancak iş işten geçtiğinde mümkün olur. BUZZATİ, sessizce ilerleyen zaman karşısında eylemsiz kalmanın, insanı kendi hayatının başrolü değil, yalnızca seyircisi yapacağını yüzümüze vurur. Son olarak TATAR ÇÖLÜ, bize o çok korktuğumuz soruyu sordurur ; beklediğimiz şey uğruna feda ettiklerimiz, elimizde kalan bomboş bir ömre değer mi? 
Tatar ÇölüDino Buzzati · İletişim Yayınları · 201319,8bin okunma
10/10
·144 syf.··
Beğendi
·
2026 130. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 17 Mayıs 2026 00:00
"İNSAN NASIL KAYBEDER" "Gazali'nin ilerlemeci olmak zorunda olmamasının belki de en temel nedeni şudur: O, tarihi bir yarış olarak görmez. Geçmişi aşılması gereken bir yük değil, anlaşılması gereken bir birikim olarak okur. Ama bu birikimi de sorgulamaktan geri durmaz. Ne geçmişe teslim olur ne geleceği putlaştırır. Bu ara duruş, ne ilerlemeci ne gerici etiketine rahatça oturur." Kaybetmek deyince aklımıza ne gelir? Zaman, imkân, statü, para… Oysa asıl kaybedilen şey bunların hiçbiri değildir. İnsanın kaybettiği şey, insanın kendisidir. Ve bu kaybediş, sandığımız gibi büyük bir çöküşle, açık bir inkârla, bir anda olmaz. Hayır. Çok daha sinsi bir yolu vardır: Küçük gevşemelerle, makul gerekçelerle, yavaş yavaş. İnsanın kendini rahatlatma stratejileri şaşırtıcı derecede yaratıcıdır. Bunların en sinsisi belki de şudur: “Benden daha kötü durumda olanlar da var.” Bu cümle kulağa tevazu gibi gelir, oysa çoğu zaman içi boş bir tesellidir. Gazali bunu yüzyıllar önce şöyle ifade etmiş: “Kendisinden aşağı olana bakıp rahatlayan kimse, hakikatte yükselmemiştir.” Neden mi? Çünkü gerçek yükseliş, başkasının düşüklüğüyle değil, kendi eksikliğinle yüzleşmekle başlar. Gazali’yi bugün hâlâ konuşuyor olmamız tesadüf değil. Onu önemli kılan, insanın kendini aldatma biçimlerini bu kadar açık görebilmesidir. Bugün bilgiye her zamankinden daha kolay ulaşıyoruz. İslami içerikler, vaazlar, kitaplar, podcast’ler… Parmak ucumuzda. Fakat Gazali’nin uyarısı şu: Bilgi insanı daha uyanık ve sorumlu bir hayata taşır mı, yoksa ona sahte bir güven mi verir? Çoğu zaman ikincisi oluyor. Öğrendikçe rahatlıyor, okudukça tatmin oluyor ama hayatımızda hiçbir şey değişmiyor. Gazali’nin en çarpıcı tespitlerinden biri şu: İnsan, doğru kavramlarla bile kendini aldatabilir. “İyi niyetliyim” deriz. “Niyetim
Edebiyat
İnsan Nasıl Kaybeder?İmam Gazali · Destek Yayınları · 2026222 okunma
Aklıma şarkıları getiren şiirler
Puan vermedi·
Nevzat Çeliğin uzun yıllar önce okuduğumu düşündüğüm kitabını bugün tekrar elime aldım.. Ahmet Kaya şarkıları ile tanışmışım Nevzat Çelikle. Sanırım bildiğim tek kitabı da bu... Çok kristal bir kitap bazı şiirleri klasik hale gelmiş.. Beni buralarda arama anne... Saçlarına yıldız düşmüş... Gibi... Bu şiirler mapusluk şiirleri..İnsan hapse düşünce özgürlüğün tadını daha iyi ifade edebilir... Eksik olanı tarif etmek hep bir acı taşıyor ondan.. Mesela göbeğinden bağlı doğdugu annesi insanın büyük kaybı olur herkesin.. Bu yüzden anne temalı şiirler yakar... Bu seferki okumamda bir şey dikkatimi çekti.. Şaire yazara etiket vurma niyetiyle değil fark ettiğim bir şey..Bazı şiirlerinde nazimdan etkilenmişlik hissettim bunca zaman sonra Mesela "Bir kavgadan bir kavgaya Akdeniz'in kıyıcığindan uzanıp baksam.." Yada "Filistinli kadınlar Bizim kadınlarımıza benzer biraz İri dolgun göğüsleri Göçebe giysileri Bur kök gibi duyarlı sağlam.." Mesela brn bunun altına şöyle devam etsem herkes bir bütün sanabilir..
Şafak TürküsüNevzat Çelik · Alan Yayıncılık · 1999582 okunma
Görünmez Prangalar: Hapishanenin Doğuşu Üzerine Bir Sorgulama
Puan vermedi·352 syf.·
2026 10. kitabı
Michel Foucault’nun başyapıtı Hapishanenin Doğuşu, modern toplumun görünmez prangalarını anlamak için çıktığım felsefi yolculukta zihnimde adeta şimşekler çaktırdı diyebilirim. Kitap, ilk bakışta sadece hapishanelerin ve cezalandırma yöntemlerinin tarihsel evrimini anlatıyor gibi görünse de, satır aralarında bugünkü gündelik hayatımızı, bedenlerimizi ve zihinlerimizi kuşatan gizli iktidar ağlarını deşifre ediyor. ​Eseri okurken beni en çok sarsan şey, Foucault’nun kitaba başlarken sunduğu o keskin tezat oldu. 1757’de bir kral katilinin halkın gözü önünde, işkenceyle etlerinin koparılarak öldürülmesi ile bundan sadece yetmiş yıl sonra bir çocuk suçlular hapishanesinin dakikası dakikasına planlanmış o ruhsuz, sessiz rutini arasındaki fark, insanlığın bir anda daha "merhametli" olduğunu göstermiyor. Aksine, değişen şey iktidarın taktiği. Eskiden suçlunun bedenini paramparça ederek gücünü kanıtlayan devlet, modern çağda gözlerden uzaklaşıp doğrudan insanın ruhunu, "normalliğini" ve itaatkârlığını hedef almaya başlıyor. Amaç artık bedeni yok etmek değil, onu sistem için üretken ve uysal bir araç haline getirmek. Tam da bu noktada karşımıza çıkan Panoptikon modeli, yani ortadaki bir kuleden her an izlendiğini bilen ama kuledekini göremeyen mahkûmun kendi kendisinin gardiyanına dönüşmesi hikayesi, günümüz dünyasının kusursuz bir özeti gibi. Foucault’nun sorduğu gibi, sahiden de fabrikaların, okulların, kışlaların ve hastanelerin hapishanelere bu kadar benzemesi bir tesadüf olabilir mi? Okuldaki yoklamadan iş yerindeki mesai takibine kadar her şey, bizi hizaya sokmak ve "normalleştirmek" için tasarlanmış durumda. ​Ancak metnin bu büyüleyici ve ufuk açıcı anlatısına rağmen, Foucault’nun kurduğu evreni bütünüyle kabullenmek beni felsefi olarak ciddi bir çıkmaza sürüklüyor ve
Hapishanenin DoğuşuMichel Foucault · Ayrıntı Yayınları · 20261,382 okunma
Reklam
Reklam