Bu kitabı okurken şunu fark ettim: Aslında mesele bir aşk hikâyesi değil. Hatta suç bile değil. Mesele, insanın kendi vicdanına ne kadar yaklaşabildiği. Çünkü bazı insanlar suç işlemez, ama susar. Ve bazen susmak, suçtan daha ağırdır.
Michael’ın yaşadığı şey bana şunu düşündürdü: İnsan geçmişiyle yüzleşmekten çok, onu anlamlandırmaya çalışır. Ama anlamak, affetmek değildir. Hannah’yı anlamaya çalıştıkça içimde bir rahatsızlık büyüdü. Çünkü bir insanı anlamak, onun yaptığını hafifletmez. Sadece insanın kendi içindeki yargıyı bulanıklaştırır.
Hannah’nın okuma bilmemesi bana göre sadece bir “cehalet” meselesi değil. Bu, varoluşsal bir eksiklik. Dilin dışında kalan bir insanın, ahlakın içinde kalabilmesi mümkün mü? Çünkü dil sadece iletişim değildir; aynı zamanda sorumluluk taşır. Okuyamayan bir insan, belki de kendini de okuyamaz.
Kitap boyunca beni en çok sarsan şey şu oldu: İnsanlar yaptıklarıyla değil, yapmadıklarıyla da tanımlanır. Hannah’nın suçu sadece yaptıkları değil; yapabilecekken yapmadıklarıdır. Kapıyı açmamak, bağırmamak, itiraz etmemek… Bunlar görünmez suçlar ama en ağır olanlar.
Bir de şu düşünce sürekli zihnimde kaldı: Biz hep “biz” diye konuşuruz, ama suç bireyseldir. Toplumun arkasına saklanmak, bireyin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bu yüzden kitap bana şunu söyledi: “Herkes suçluydu” demek, aslında kimsenin suçlu olmamasını istemektir.
Sonunda şunu düşündüm:
İnsan gerçekten değişebilir mi, yoksa sadece yaptıklarıyla yaşamayı mı öğrenir? Hannah’nın sonu bir pişmanlık mıydı, yoksa bir kaçış mı? Emin değilim. Ama şunu biliyorum: Vicdan, öğrenilen bir şey değildir. Ya vardır ya yoktur.
Ve belki de en ağır cümle şu:
Bazı insanlar okumayı geç öğrenir, ama bazıları hayatı hiç okuyamaz.