Kim bilir hangi saçma sebepten (belki de 2000lerde Nobel alanlardan olduğundan) mesafeli yaklaştığım yazarın bu ince kitabını -sırf inceliğinden ötürü- aldıktan kısa süre sonra (kitaplığıma giren kitapların okunana kadar ortalama bekleme süresini alt üst edecek kadar kısa) okudum, yazar ve öyküsü hakkında ilk gözlem ve düşüncelerim şu şekildedir:
Öncelikle kitap romandan ziyade öykü tarzına yakın. Derin tahliller, tasvirler, ön plana çıkan yan karakterler, dolambaçlı cümleler yok. Yazar ana yoldan ayrılmadan ve durmaksızın ileri doğru yürümüş. Ben de kopmaksızın okudum ve düşüncelerimi belli odak noktalarında yoğunlaştırabildim.
Öykü, genel olarak çatışmalar üzerine kurulu. Cinsel anlayışlar ve toplumsal roller üzerine hafif bir çatışmayla girizgah yaptıktan sonra aile kurumuna bakış üzerine çatışan fikirlere şahit oluyoruz. Ama asıl çatışma konuları bu hazırlıklardan sonra geliyor. Bunlardan okuyucunun belki de en çok dahil olduğu annenin kendi iç çatışmaları oluyor.
Öykü boyunca öfke, üzüntü ve acıma başta olmak üzere birçok duygu durumuna girip çıkabilir, empatiyi iliklerinize kadar yaşayabilirsiniz. Bunu Nobel almış bir yazardan elbet beklersiniz. Ama bu örneğin takdir ettiğim yanı herhangi bir yönlendirmeye maruz bırakılmamak oldu. Yani yazar “bunu sev, buna acı, bak bu ne kadar kötü iş yapıyor hadi kız ona” demiyor bize. Bunun yerine öyküyü sade bir dille ve etkili bir biçimde aktararak okuyucuyu yaşayacakları, düşünecekleri ve hissedeceklerinde serbest bırakıyor. Açıkçası yazarın bu hünerini çok sevdim.
Muhtemelen çeviriden kaynaklanan ama can sıkıcı raddeye ulaşmayan yazım hatalarını rahatlıkla göz ardı edebildim. 150 sayfada yirmi yıllık bir zaman dilimini oldukça sade bir dille anlattığını göz önünde bulundurursak karakter gelişiminin (özellikle baş
Avarların yayılmasını belli bir dereceye kadar durduran tek etken Türklerin batıya doğru ilerlemeleri idi. 576'da Türk birlikleri Kırım'da Bosporus şehrinde idiler, 579 dolaylarında Khersonesos yakınlarında dolaşıyorlardı. 584 yılının sonuna doğru Ankhialos yakınlarında ordugah kurmuş Avar kağanı, kendi ülkesinin Türk saldırılarıyla tehdit edilmiş olduğu haberini alarak, başarılı seferinden vazgeçip aceleyle Sirmium'a doğru çekilmek zorunda kalmıştı.
Avarlarla Bizans arasında, 574 dolaylarında, savaş bir kez daha patladı, muhafızların kumandanı Tiberios yenildi. Daha sonra 574 yılının sonunda, aynı Tiberios, bunamış II.Iustinos'dan yönetimi devralmış, yıllık 80,000 altını ödeme yükümlülüğünü kabul ederek Avarlarla yeniden barış yapmıştı. Bunun sonucu olarak Türkler, kaçak uyruklarıyla uzlaşmaya giren Bizans'la bütün ilişkilerini kestiler.