Denemevari yazılar part 3 :)
Anne ve baba olmaya karar vermek, sadece biyolojik bir süreç ya da toplumsal bir rolü üstlenmek olmamalı; bu karar, öncesinde derin bir farkındalık ve eğitim gerektirmelidir. Çünkü ne yazık ki günümüzde birçok ebeveyn, dünyaya getirdikleri çocukları kendilerine ait birer "mal" veya "mülk" gibi görme hatasına düşüyor. Onları birer emanet olarak kabul etmek yerine, çocuklarının mutlak sahibi olduklarına inanıyorlar. Bu sahiplik duygusu, beraberinde tehlikeli bir yanılgıyı getiriyor: Kendi geçmişlerinde gerçekleştiremedikleri hayalleri, yarım kalmış hedefleri çocuklarına yüklemek. Egolarını tatmin etmek için bir araç olarak görmek. Böylece evlatlar, koşulsuz sevilen birer birey olmak yerine, ebeveynlerin hırslarını tatmin edecek birer "proje" haline dönüştürülüyor. En acı olanı ise sevginin bir şarta bağlanmasıdır. Çocuklar, sadece ebeveynlerinin çizdiği sınırların içinde kaldıkları, onların istedikleri kalıplara girdikleri ve onların emirlerini uyguladıkları sürece seviliyor ve değer görüyorlar. Yani bir çocuk, ancak anne babasının aynası olduğu müddetçe kıymetli; kendi kimliğini kazanıp, kendi olmak istediğinde ise bir tehdit olarak algılanıyor ve karşısında büyük bir direnç buluyor. Anne babasının istediği yoldan giden çocuk "hayırlı evlat" ilan edilirken, kendi özgün yolunu çizmek, kendi kimliğini bulmak isteyen çocuk dışlanıyor. Bu anlayış üzerine hepimizin durup derinlemesine düşünmesi gerekiyor. Çocuklar, anne babalara üzerlerinde tahakküm kursunlar, onları birer köle gibi yönlendirsinler diye verilmedi. Onlar, bu dünyada kendi benzersiz hayatlarını yaşayabilsinler diye ebeveynlere teslim edilmiş birer emanettir. Anne babanın asıl görevi; çocuğun hayat yolunu zorla çizmek değil, o yolda yürürken ona doğru bir rol model olmak, onu tehlikelerden korumak ve güvenle
ÖZGÜRLÜĞÜN SINIRI: İSTEMENİN KÖKENİ, BEDENİN HÜKMÜ VE FARKINDALIĞIN İMKÂNI I. İnsan Gerçekten Özgür Müdür? Modern insan kendisini özgür bir varlık olarak düşünmeye eğilimlidir. Karar verdiğine inanır. Seçtiğine inanır. İstediğine inanır. Hayatına yön verdiğine inanır. Bu nedenle insanın kendisi hakkındaki en temel varsayımlarından biri şudur: «"Hayatımın sahibi benim."» Fakat insan davranışlarına daha yakından bakıldığında bu varsayımın sandığımız kadar sağlam olmadığı görülür. İnsan birçok şeyi seçebilir. Fakat seçmeden önce istemek zorundadır. Ve tam burada özgürlük probleminin merkezi ortaya çıkar. Çünkü insan yaptığı şeyi nasıl yapacağını seçebilir. Ama yaptığı şeyi istemeyi seçemez.
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Modern dünyada en çok yanılgıya düştüğümüz iki ana alanı, yani Dijital Kul Hakkı ve Modern Tüketim (İsraf) Çılgınlığı konularını fıkhi ve ahlaki boyutlarıyla daha derinlemesine inceleyelim. 💻 1. Dijital Kul Hakkı: Görünmez Günahlar Geleneksel fıkıhta kul hakkı denince akla birinin parasını çalmak veya fiziksel zarar vermek gelir. Ancak günümüzde dijital ortamda işlenen ve hafife alınan kul hakları çok daha yaygındır: Siber Linç ve İftira: Sosyal medyada bir kişi hakkında çıkan asılsız bir haberi "beğenmek" veya "paylaşmak", o iftiraya ortak olmaktır. Normalde birkaç kişiye yapılacak gıybet, retweet veya paylaşım butonuyla bir anda milyonlarca kişiye ulaşmakta ve günah katlanmaktadır. Telif Hakkı İhlali: İnternetten korsan kitap, film, yazılım veya oyun indirmek doğrudan kul hakkıdır. Bir emeğin sahibinin izni ve rızası olmadan dijital de olsa o ürünü karşılıksız kullanmak, İslam'daki "emeğe saygı" ve "helal kazanç" ilkelerini çiğner. Gizli Takip ve Mahremiyet (Tecessüs): Kur'an-ı Kerim'de kesin bir dille yasaklanan tecessüs (başkalarının gizli hallerini araştırmak), bugün sosyal medyada "stalklamak" adıyla sıradanlaşmıştır. Bir insanın izni olmadan onun eski fotoğraflarını, mesajlarını veya özel hayatını kurcalamak kul hakkı ihlalidir. Zaman Hırsızlığı: İş saatlerinde mesaiyi sosyal medyada, videolarda veya oyunlarda harcamak, işverenin hakkını (kul hakkını) yemektir. Alınan maaşın içine haram karışmasına neden olur. 🛍️ 2. Modern Tüketim Çılgınlığı: Küresel İsraf İslam'da israf sadece nimeti çöpe atmak değildir. İhtiyacın ötesinde, sırf statü veya zevk için yapılan her aşırı harcama israftır. Günümüz dünyası ise tamamen bu israfı tetiklemek üzerine kuruludur: Gardırop İsrafı (Hızlı Moda): "Giyecek hiçbir şeyim yok" algısıyla, aslında onlarca kıyafeti varken
1000Kitap
Çok yoruluyorum bazen..
Çok yoruluyorum bazen. Gerçekten yorulduğumu hissediyorum bazen. İnsanlar hep aç gözlü neden? Bir şeyler verdikçe daha fazlasını istiyorlar neden? Peki ya verecek bir şey kalmayınca? Bi durup bakıyorum bazen.. Seyreden oluyorum gözlem yapan, edilgen taraf pasif taraf oluyorum, gördüklerim beni dehşete düşürüyor. Geçen bir yerde okumuştum.. Yüzeyin altına inmeye başladığın an, dünyanın aslında hiçte basit olmadığını fark edersin. İnsanların gerçekte kim olduğunu, oynadıkları oyunları, sahte özgüvenlerini ve gizli niyetlerini görmeye başlarsın. Ve anlarsın ki toplum, büyük ölçüde yalanlar üzerine kuruludur. İnsanlar da sürü gibi hareket eder. Artık her şeyi fark ediyorsundur ve eskisi gibi olamayacağını bilirsin. Farkındalık insanı yalnızlaştırır.
Duygu ve Düşünce
Her girdiğim işte aynı cümleyi duydum. "Burayı eviniz gibi görün." Fazla üzerine düşündüğüm bir cümle değildi. Fark ettiğim bazı şeyler olmaya başladı. İnsan nereyi ev olarak benimserse içindeki huzursuzluğa rağmen kendini daha fazla zorlayabilir ve orayı güzelleştirebilirdi. Ev dediğimiz şey insanın kendini ait hissettiği yerdir. Mesela taşındığımızda yabancı hissetsek de kısa süre sonra yeni evimizi benimseyerek devam ediyoruz. İçindeki insanlar ailemizden birileri ama evlendiğimizde ilk defa aynı çatı altında olduğumuz başka biriyle paylaşmaya başlıyoruz. En net ifade edecek olay budur. Evlendiğimizde oturduğumuz eve değilde insana alışıyoruz önce. Eşimiz olarak gördüğümüz insana nispeten daha hızlı alışıyoruz. Ve evimiz demeye başlıyoruz. Şunu da unutmamak gerekir ki evimiz dediğimiz yer bir süre boyunca aile evimizi de oraya ait hissetmeye devam ediyoruz. İki evimiz olsuğunu düşünerek yılllarımızı geçiriyoruz. Ve sonra artık yabancılaşıyor. Kişisel sınırlar, saygı ve oraya ait değilmiş hissi devreye giriyor. İnsan benimsediği yeri ev olarak görüyor. İçindeki insanlar değişsede kendini oraya ait hissetmediği sürece ev olarak adlandıramayacaktır. Bir yer zorla ev olarak kabul edilemez. Bunun başlıca sebebi de ev sığınma yeridir. Sığındığımız yerde güvende hissetmeliyiz. Bunu sadece tehlikeli durumlar için demiyorum. Tehlike dediğim şey üzüntü olabilir, huzursuzluk olabilir, tartışmalar olabilir... kısaca tüm olumsuz şeyler hissettiren duygular olabilir. Bu duyguları değiştirilmediği sürece kalınan yer eve dönüşmeyecektir. Ev olarak nitelendirilebilmesi için güvenli hissetmek mecburidir. Bahsetmiş olduğum gibi bu duygular her an etrafımızda dönüyor bazıları için ise bir yeri benimsemek bir hayli zorlaşıyor. Tanımadığımız bir yer bize yabancı gelse de bahsetmiş
Haklılıktan Dikkate: Sorumluluk, Körlük ve İnsanlık Hali Üzerine Bir Deneme Modern siyasal ve ahlâkî düşüncenin büyük bölümü adalet, özgürlük, eşitlik, haklar veya ilerleme gibi kavramlar etrafında şekillenmiştir. Bu kavramlar insanlığın ortak tecrübesini anlamlandırmak için güçlü araçlar sunmuş olsa da aynı zamanda yeni körlükler de üretmiştir. İnsan çoğu zaman yalnızca çıkarlarının değil, haklılıklarının da tutsağıdır. Tarih boyunca ideolojiler, dinler, uluslar, sınıflar ve hatta evrensel değerler adına yürütülen mücadelelerin ortak özelliği, kendilerini haklı görürken yarattıkları körlükleri fark etmekte zorlanmalarıdır. Bu nedenle temel soru artık yalnızca “Ne doğrudur?” değildir. Daha derindeki soru şudur: Haklı olduğumu düşündüğüm için neyi göremiyorum? Bu soru bizi adalet teorilerinden insanlık haline, ilkelerden ilişkilere ve kesinlik arayışından dikkat sorumluluğuna doğru götürür. Haklılığın Körlüğü İnsan yanlışlarından olduğu kadar haklılıklarından da etkilenir. Yanlış yaptığımızda savunmaya geçeriz; haklı olduğumuzu düşündüğümüzde ise sorgulamayı bırakırız. Bu nedenle tarihsel felaketlerin önemli bir kısmı kötülükten değil, doğruluğundan emin olmuş insanların körlüğünden doğmuştur. Her haklılık bir bakış açısı sunar; fakat aynı zamanda bir görüş alanı da oluşturur. Görüş alanı ise zorunlu olarak bir kör nokta üretir. Dolayısıyla ahlâkî mesele yalnızca doğruyu savunmak değildir. Kişi kendi doğrularının ürettiği görünmezliklerden de sorumludur. Muafiyet Arayışı İnsan zihninin en güçlü eğilimlerinden biri muafiyet arayışıdır. Bazen tarih adına konuşuruz ve sorumluluğu tarihe bırakırız. Bazen piyasa adına konuşuruz ve sorumluluğu mekanizmalara bırakırız. Bazen millet, din, devrim, ilerleme veya insanlık adına konuşuruz ve kendi payımızı görünmez
Felsefe