Cimri, Karamanoğlu emiri Mehmet Bey’i veziri olarak atadı ve diğer Türkmen reislerine ünvanlar ve payeler dağıttı. Claude Cahen bu atamalarla ilgili ilginç bir gözlemde bulunarak Türkmen emirleri hakkında şunları yazar: “Dikkate değer bir şekilde, bunlar ne Arapça ne de Farsça bildikleri için, Selçuklu Küçük Asyasında daha önce hiç görülmemiş bir şey olarak, Türk dilini kullanan bir idari sistem kurmuşlardır.”
Sayfa 127 - Anadolu Selçuklu Sultanlığının Çöküşü
1000Kitap
Türkçe, on bin senelik ve matematiksel yapısı hiç değişmemiş bir dil. Farsça, Arapça almıştır ama matematiksel yapısı değişmemiş; kökler, takılar var. Latincede de vardır bunlar. Türkçenin ses uyumları var, hepsi de geometriktir. Kurallara göre kelimeyi türetirsin, sokaktaki adam da anlayabilir bunu. Bir örnek vereyim: Benim yaptığım kuramlardan bir tanesi elektronların –ben eksicik derim– birbirinden aradaki itmelerle kaçışması olayı, molekül yapısına bunlar tesir ediyor. Kuramını yapmıştım, adı “Electron Correlation”. Sokaktaki Amerikalı, hatta tahsilli Amerikalı dahi anlamaz. “Correlation” on tane ayrı manaya gelen bir kelime. Ben oturup Türkçelerini de buluyorum, “eksiciklerin kaçınımı” dedim buna da. Sokaktaki bir şoföre söylesem eksili bir şeylerin birbirinden kaçış olayı diye gözünün önüne bir şey gelir. Bir de bu özelliği var Türkçenin. Ben diyorum ki dünyadaki bilim adamları oturup “Ortak bir yayın dili lâzım, nasıl bir dil olabilir?” deseler ve de Haçlı kafasından kendilerini kurtarabilseler, eminim ki Türkçe gibi bir dili ya da Türk dillerinden birini seçerler. Ayrıca şimdiki yazımızın bir özelliği daha var, bunu da bozmaya çalışıyorlar ama, yazdığın gibi okur, okuduğun gibi yazarsın.
Sayfa 323 - Bilim+Gönül·Kitabı okuyor
Reklam
"Enderun'da Türkçe kitabet (yazışma), Arapça, Farsça gibi dillerin öğretilmesinin yanı sıra güreş gibi sporlar ve kemankeşlik; kılıç, tüfek, gülle, mızrak, cirit gibi savaş gereçlerinin kullanımıyla ilgili askerî eğitimler de verilirdi Burada bazı yabancı dillerin bile öğretildiği olurdu. Bunlar dışında deri üzerine şekiller işlemek, ok yapmak, sadak süslemek, eyer takımları yapmak gibi şahsi kabiliyetleri ön plana çıkaran eğitimler de verilirdi En ilginç eğitimlerden biri de doğan, şahin gibi yırtıcı kuşları, köpek ve tazıları eğitmekti."
Bir gün telefonda yine arandım. Bu seferki gayet yaşlı bir sesti. Anladım: Bizim Zeki Velidî Togan hoca. Kendi kendime "mutlaka hocanın bir işi olmuştur. Olmayınca aramaz" dedim. Çünkü bizim Togan Hoca çok çıkarsal (!) kişi olmuştu. Tahminim doğru imiş. Yıllarca önce Hoca'nın arsasına tecavüz etmişlerdi. Mahkemede ben-den tanıklık istiyordu. Adaletin huzuruna yalnız sanık olarak değil ya, ara sıra tanık olarak da gidecektik. Hoca'ya karşı fena halde öfkeli olduğum halde kabul ettim. Çünkü Hoca 80 yaşında olduğu halde hâlâ keyfe-diyor, ya kongrelere katılıp toylarda yemek yiyor, ya Acem şahının çağrısına uyarak İran'a gidiyor, yahut da Amerika, Avrupa, Hindistan, Pakistan, Japonya, hatta Moğolistan'dan gelen ilmî sorulu mektuplara ilmî cevaplar veriyor, 60 yıldır topladığı notlarını derleyerek hazır duran bunca değerli eserleri yayınlamak zahmetine katlanmıyordu. Mükrimin Halil nasıl "Esâfil-i Şark" kahvelerinde lâklakıyyât yaparak bilgisine göre hemen hiç eser vermeden gittiyse Hoca da kendisinden başka kimsenin okuyamayacağı not dosyalarını ziyan edecekti. Kendisiyle bu konuda birkaç defa tartıştım. Hatta ara-mızda tatsız konuşmalar da oldu. Fakat hiç beni dinler miydi? Ben Türkiye Cumhuriyeti ordusunda askerliğimi er olarak yapmış, Sabahattin Ali üstteğmen olduğu halde ben onbaşı bile olamamıştım. Zeki Velidi ise Başkurt ordusunun başkomutanı idi. Elbet beni dinlemezdi. "Şu türlü dillerde sayfalar dolusu mektuplar yazarak günleri heba etme" dediğim zaman bana, Türk lehce ve ağızları arasında özel bir lehçe olan ve yalnız kendisi tarafından konuşulan "Togan Lehçesi" ile "ben munlarla yaşayu-rum" diye cevap verdi. Anlaşılan Hoca övülmekten hoş-lanıyordu. Çünkü o mektupları yazanlar onun ilmini övdükten sonra bir mesele üzerinde bilgi istiyorlar. Hoca İstanbul
Sayfa 251 - Ötüken, 1969 Sayı 12·Kitabı okuyor
Sadeleşme gerekliydi, yararlıydı ama, Türkçeyi bir başka yönden daraltıyor, düğümlüyordu. Sadeleşme ile sorun bitmiyordu. Tanzimatçılardan bu yana, Serveti Fünuncuların, Mill i Edebiyatçıların beğendiği, güvendiği, büyük ozan, "şairi azam" Abdülhak Hamit (Tarhan) bile bütün gücüyle, yetkisiyle yeni düşünceleri, yeni duyguları için yeni sözcük­ler, yeni anlatım biçimi aradığı zaman ancak ve ancak Arap­ça ya da Farsça yeni sözcükler yaratıyordu.
Edebiyat
Beraber kelimesi Farsça bir ikileme. Aslinda bar-â-bar... Ya da ber-â-ber... Ber kelimesi Farsça'da 'sine' manasina geliyor. Yani beraber demek, sine sineye, gönül gönüle olmak demek. Hüznün kiymeti tam da böyle birini buldugunuzda ortaya cikiyor kanaatimce. Iste o zaman mukaddes bir hãl aliyor.
Reklam
Reklam