Bu kitabı her elime aldığımda içimde tarif edemediğim bir sızı uyanır; çünkü bilirim ki Bir Delinin Hatıra Defteri, alelade bir çıldırma hikayesi değil, unvanların ve sınıfların insan onurunu nasıl un ufak ettiğinin hikayesidir. Romanın kahramanı Poprişçin, müdürünün odasında sadece kalem yontmakla görevlendirilmiş o dokuzuncu dereceden küçük memur, aslında aklını kaybetmeden çok önce toplumun o kaskatı duvarlarına çarparak ruhunu kaybetmeye başlıyor. Üstü başı eski olduğu, statüsü yetmediği için sürekli aşağılanan, evindeki uşağı Tuva tarafından bile ciddiye alınmayan bu adam, bir de gidip genel müdürün kızı Sophie’ye aşık olduğunda hayat onun için iyice çekilmez bir hal alıyor. Sophie’nin düşürdüğü o dantelli küçük mendili koklayarak avunmaya çalışması, onun o asil dünyasına ait kokularda teselli araması kalbimi sızım sızım sızlatıyor. İşte tam bu kırılma noktasında, o katı ve acımasız gerçeklikle baş edemediği an zihni ona acıyor ve onu korumak için hayal dünyasının kapılarını açıyor. Sophie’nin küçük köpeği Meggy ile bir başka köpeğin birbiriyle mektuplaştığını sanması ve çamurlu sepetlerin içinden o hayali mektupları çalmaya çalışması, aslında o korkunç yalnızlığından ve dışlanmışlığından kaçıp sığınacağı bir rüya arayışından başka bir şey değil. Günlüğündeki tarihlerin yavaş yavaş delirmesi, "Nisanın 43. günü" ya da "Mavi Ayın 1. günü" gibi tuhaf satırlara dönüşmesi, artık bizim dünyamızın kurallarıyla oynamadığının en hüzünlü kanıtı. Kendini İspanya Kralı VII. Ferdinand ilan ettiği, o eski üniformasını kesip biçerek kendine derme çatma bir kral pelerini diktiği o an ise alelade bir delilik şovu değil; onu ezen bu uyduruk sisteme karşı kalbi kırık bir adamın kendi içine kurduğu o gizli krallıkla aldığı en büyük intikamdır. En sonunda __"İspanya’ya