Eski Turkofiller (Pierre Loti, Claude Farrère gibi isimler), hayranlıklarını Türk modernleşmesine değil, "Eski Şark"ın estetiğine, mahalle hayatına, o yavaş ve ağırbaşlı tevekküle dayandırıyorlardı. Cumhuriyet, "modern, rasyonel ve Batılı" bir ulus inşasını hedefledi. Batı için "ilginç ve egzotik" olan ne varsa (fes, kalpak, dervişlik) tasfiye edildi. Batılı gözünde Türkiye, hayranlık duyulacak bir "öteki" olmaktan çıkıp, taklit edilmeye çalışılan ama asla tam olarak "onlardan" sayılmayan bir "modern devlet"e dönüştü. Hayranlık duyulacak o gizemli perde kalkınca, Turkofillik de yerini daha soğuk bir siyasi müttefikliğe bıraktı. İmparatorluk dönemindeki Turkofillerin bir kısmı, Osmanlı’nın yıkılış sürecindeki o trajik güzelliğe meftundu. "Hasta Adam"ın asaletini savunmak, Batılı aydın için romantik bir başkaldırıydı. Cumhuriyet bu trajediyi reddetti ve masaya bir "kazanan" olarak oturdu. Reel politik düzlemde Türkiye artık korunmaya muhtaç bir "kadim dost" değil, sınırları ve kuralları belli bir bölge gücüydü. Romantizm, yerini stratejiye bıraktı. Turkofilliğin beslendiği ana damar, Osmanlı-İslam medeniyetinin o yüksek kültürüydü. Mevlevîlik, hat sanatı, klasik şiir ve o dönemdeki yüksek diplomasi dili, Batılı entelektüel için keşfedilmeyi bekleyen bir hazineydi. Harf Devrimi ve dil sadeleşmesiyle birlikte o kadim dünyaya giden köprüler daraldı. Sadakatle çevrilen metinlerin azlığı, Batılı araştırmacıyı bu derinlikten kopardı. Bugün bir yabancı için Türkiye; ya bir tatil destinasyonu ya da jeopolitik bir veri seti haline geldi. Cumhuriyet sonrasında kişisel bir tutku olan Turkofillik yerini, üniversite kürsülerindeki soğuk bir disiplin olan Türkolojiye bıraktı. Duygusal bağın yerini, metin analizleri ve tarihsel veriler aldı. Bernard Lewis gibi isimlerin yaptığı şey