Zweig, 1453’teki İstanbul’un fethini 21 yaşındaki Sultan II. Mehmed’in hırsı ve kararlılığı üzerinden anlatıyor gibi görünse de, aslında bu anlatı baştan sona sorunludur. Hikaye, Mehmed’in tahta çıkışıyla başlar, kardeşini boğdurması, barış yeminleri ederek zaman kazanması, dev toplar döktürmesi, gemileri karadan Haliç’e indirmesi gibi unsurları sıralar. Ancak bunların hepsini yüzeysel bir şekilde geçiştirir.
Zweig, Fatih’in aylarca süren muazzam lojistik hazırlıklarını, askeri dehasını ve Urban’ın toplarını bizzat yönlendirecek mühendislik yeteneğini adeta yok sayar. Haftalarca süren kanlı ve yıpratıcı kuşatmayı, Osmanlı ordusunun disiplinini ve stratejik üstünlüğünü küçümser; koskoca bir fethi bir kapının açık unutulması gibi ucuz bir tesadüfe indirger. Bu, Türk ordusunun askeri başarısını ve emeğini bilinçli bir şekilde gölgeleme çabasıdır.Avrupalı hümanist kimliğiyle Bizans’ı antik kültürün, sanatın ve medeniyetin son kalesi olarak adeta kutsallaştırırken, Osmanlı ordusunu klasik Batı klişelerine sığınarak barbar, yağmacı doğu sürüleri şeklinde tasvir eder. Fetih sonrası yağmayı anlatırken kullandığı dil, fethin siyasi ve kültürel sonuçlarından ziyade yalnızca Avrupa kültürünün trajik sonu üzerine kuruludur.Fatih Sultan Mehmed’e deha dese de bu övgü sahtedir. Onu vizyoner, entelektüel, altı dil bilen, felsefe ve bilim meraklısı bir lider olarak değil; hırslı, takıntılı, kaprisli, ikiyüzlü ve acımasız bir doğu despotu prototipi olarak çizer. Övgüsü bile ötekileştirmenin kılıfıdır.Zweig zaten tarihçi değil, kendi travmalarının yazarıdır. I. Dünya Savaşı’nı yaşamış, Nazi zulmünden kaçmış bir Yahudi-Avrupalı olarak Bizans’ın düşüşünü, kendi döneminde yıkılmakta olan Avrupa medeniyetinin tarihsel provası gibi görmüş ve metne tüm Avrupa merkezci önyargılarını boca