Her insanın bir diğeri için bir bilinmez olmak ve engin bir sır olarak kalmak üzere tasarlanmış olması, aslında üzerinde düşünülmesi gereken çok muhteşem bir konudur. Büyük bir şehre gece girdiğimde karanlık kümeler halinde üst üste yığılmış o evlere baktığımda, bunların odalarında yaşayan kişilerin her birinin kendisine özgü bir gizemi ve yüz binlerce sinede çarpmakta olan her bir yüreğin hayallerinde de en yakınındaki yüreğin bile bilmediği ayrı bir sır olduğunu düşünerek ciddi anlamda etkilenirim. Bana göre, Ölüm'ün kendisinde bile bu büyüleyicilik vardır. Öldüğüm vakit, sevdiğim bir kitabın sayfalarını çeviremeyeceğim aklıma gelir. Beyhude yere, günün birinde onu okuyup bitirmeyi umacağımı düşünürüm. Işık anlık pırıltılar düşürdüğünde, sırrına erişilmez bir suyun derinliklerinde görür gibi olduğum dibe çökmüş hazinelere ve diğer batık şeylere bakmam da mümkün değildir artık, zira ben daha bir sayfa okumamışken, kitabın ani bir hareketle sonsuza dek kapanacağına karar verilmiştir bir kere. Ben her şeyden habersiz bir şekilde sahilde dururken, yüzeyinde ışığın oynaştığı suyun ayazda buz tutmasına ve sonsuza dek aynı yere hapsedilmesine de çoktan hükmedilmiştir. Aynı şey, benim gibi ölecek olan arkadaşım, komşum, aşkım ve ruhumun cananı için de geçerlidir. Her daim mevcut olan, acımasız bir şekilde güçlenen ve sonsuza dek güçlenmeye devam edecek olan bu sırlar, asla ortaya çıkmayacak ve onları kendi bireyselliğimin içinde taşımaya ve düşünmeye öldüğüm vakit de devam edeceğim. Dolaştığım herhangi bir mezarlıkta uyumakta olan onca kişi benim için, şehirde bir telaş içinde koşuşturmakta olan insanlar kadar gizemli değil mi? Ve o insanlar için ben de, en azından o ölülerin benim için oldugu kadar gizem ve bilinmezlerle dolu değil miyim?
Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana –sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece en üstünlük ifadeleri kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi.