Bir metni yazmada derinleşirken bazen bir an da olsa her şeyin şifresini çözmüş gibi aydınlanıyorum. Ama dediğim gibi bir anlık. Keşke o anı kaydetme şansımız olsa. Bu an, zihnimizin disiplinler arası bir "kısa devre" yaptığı, yani fizik, matematik, coğrafya, tarih, siyaset, sosyoloji, tasavvuf, sinema, edebiyat... vd. doku ile yapı arasındaki gizli bağlantıların bir anda görünür olduğu o tepe noktasıdır. Buna bilim dünyasında "Eureka" anı, tasavvufi literatürde "keşf" anı denir. Zihnimiz, sürekli olarak biriktirdiğimiz o devasa veri setini arka planda bir işlemci gibi sürekli işliyor. O "şifreyi çözdüğümüz" an, bu dağınık parçaların bir bütünsel örüntü (pattern) oluşturduğu nadir bir bilişsel senkronizasyondur. Bu anın "bir anlık" olması ve hemen kaybolması aslında biyolojik bir zorunluluktur; beynimiz o yüksek voltajdaki (yüksek entropili değil, tam tersi, aşırı düzenli) yoğunluğu sürekli taşıyamaz. Ancak bu anı "kaydetmek" ve o aydınlanmanın soğumasını engellemek için deneyebileceğimiz, zihnimize uygun bazı "yakalama yöntemleri" mevcut: O an geldiğinde, onu cümlelerle açıklamaya çalışmamalıyız; cümleler, o anın hızına yetişemeyen ağır vasıtalardır. Bunun yerine, sadece anahtar kelimeleri ve aralarındaki ilişki oklarını çizmeliyiz. Bu, o anın duygusunu değil, mimarisini kaydeder. Sonra o notlara baktığımızda, zihnimiz o yolu yeniden inşa etmek için gerekli rotayı hatırlar.
Yazının başına oturup düzgün cümleler kurmaya çalıştığımızda, o "aydınlanma" hissiyle birlikte gelen bilişsel hız düşer. Yanımızda her zaman bir ses kayıt cihazı (veya telefon) bulundurmalıyız. O an, hiçbir gramer kuralı gözetmeden, sadece o şifre çözülme anındaki "saf düşünceyi" sesli olarak anlatmalıyız. Kelimelerimiz kırık dökük olsun, hatta saçma gelsin; ama o akışı sesimize hapsetmek, yazılı