Nejat İşler 'in Miras kitabı bana göre kısa ama etkisi uzun süren bir yol hikâyesi. Okurken sanki bir arabada sessizce yolculuk yapıyormuşum gibi hissettim; diyaloglar sade ama alt metni ağır. Özellikle dostluk ve kayıp duygusunu abartmadan, sakin bir melankoliyle anlatması hoşuma gitti. Yer yer kopuk gibi hissettirse de bu da kitabın atmosferine uyuyor. Büyük olaylar yerine küçük anların bıraktığı izleri anlatan, bitince düşündüren bir kitap. Çok hızlı okunuyor ama bence asıl etkisi okuduktan sonra başlıyor.
Babaya Mektup , kütüphanelerde romanların arasında dursa da aslında edebi bir eser değildir. O, bir sanatçının estetik kaygılarla inşa ettiği bir kale değil; bir insanın en savunmasız anında, çaresizce sığındığı bir siperdir. Bu metni okurken bir sanat eserini inceliyor gibi değil, birinin unutulmuş mektuplarını gizlice okuyan bir yabancı gibi hissedersiniz.
Bu metni okurken hissettiğimiz o tuhaf huzursuzluk, aslında bir "eser" ile değil, bir "mahremiyet" ile karşı karşıya olmamızdan kaynaklanır. Yazarın kamuya sunmadığı, hatta muhatabına bile ulaştıramadığı bir mektubu okumak; edebiyatın estetik zevkinden ziyade, birinin günlüğünü gizlice okumanın verdiği suçluluk duygusunu uyandırıyor. Bu durum, metni sanatsal bir takdirin ötesine itip onu biyografik bir kanıt dosyasına dönüştürüyor.
Otomatik Portakal , okurken hem Alex’ten nefret ettiğim hem de ona yapılanlar karşısında adaleti sorguladığım, zihni zorlayan bir başyapıt. Anthony Burgess , bizi "Nadsat" diliyle şiddetin estetiğine davet ederken aslında çok temel bir soruyu kalbimize saplıyor: İyiliği seçme şansı olmayan bir insan, gerçekten "iyi" midir?
Alex’in devlet eliyle bir "robot" haline getirilmesi (Ludovico Tekniği), suçun kendisinden daha korkutucu bir tablo sunuyor. Dışı canlı ama içi kurmalı bir makineye dönüşen bir insan, artık bir birey değil; sadece bir " Otomatik Portakal "dır. Yazarın savunusu sert ama nettir: Kötülük bile özgür iradenin bir parçasıdır ve zorla dayatılan bir erdem, insan doğasına yapılmış en büyük hakarettir.
Şiddeti, özgür iradeyi ve sistemin birey üzerindeki baskısını bu kadar çiğ ve dürüstçe anlatan başka bir eser zor bulunur. Konfor alanınızdan çıkmak istiyorsanız mutlaka okumalısınız.
Satranç New York'tan Buenos Aires'e giden bir yolcu gemisinde geçer. Gemide dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic de bulunmaktadır. Bir grup amatör, şampiyona karşı bir oyun başlatır ancak ağır bir yenilgi alacakları sırada, gizemli bir adam olan Dr. B devreye girer. Dr. B'nin tavsiyeleriyle şampiyona karşı beraberlik elde edilir. Herkes Dr. B’nin bu dehasına hayran kalır ancak onun bu yeteneği trajik bir geçmişe dayanmaktadır.
Dr. B, Nazi yönetimi tarafından bir otel odasına hapsedilmiş ve dış dünya ile bağı tamamen koparılmıştır. Bu yalnızlıktan delirmemek için tesadüfen bulduğu bir satranç kitabını ezberlemiş; önce bulduğu basit meteryallerle sonra kendi zihninde binlerce maç yaparak "satranç zehirlenmesi" yaşamıştır.
Czentovic, satrançta dahi olan ancak diğer alanlarda kaba ve cahil bir "robotik" zekayı temsil eder. Dr. B ise entelektüel, hassas ama parçalanmış bir zihni temsil eder.
Kitap, Nazi zulmünün insan ruhu üzerinde bıraktığı kalıcı hasarı simgeler. Stefan Zweig bu kitabı yazdıktan kısa bir süre sonra intihar etmiştir; bu yüzden eser yazarın veda mektubu niteliğindedir.
Kenji Miyazawa 'nın o eşsiz, efsunlu kaleminden çıkan bu kısacık öykü derlemesi, adeta bir fincan sıcak kahve eşliğinde içilen huzurlu bir mola gibiydi. Kedi Ofisi , yüzeyde bir çocuk masalı masumiyetini taşısa da, satır aralarında sakladığı derin alegorilerle aslında tam da yetişkinler için yazılmış düşündürücü bir eser.
Bu kitap, Japon edebiyatına yeni başlayacaklar için harika bir kapı açıcı. Kısa oluşu, akıcı dili ve aynı anda hem gülümsetip hem de "hmm..." dedirten derinliği sayesinde çabucak bitiyor.