Sosyolojinin beşeri yaşama ve insanlar arasındaki ortak varoluşa vermeye hazır olduğu en büyük hizmet, ortak özgürlüğün en temel koşulu olarak bizi birbirimizi anlamaya ve kendimizi çevremizle birlikte kabul etmeye teşvik etmesidir.
Batı'nın henüz sadece olayları anlatıp not eden vakanüvislerinin olduğu bir dönemde İbn Haldun Mukaddime'sinde şöyle yazıyordu:
"Genel sebeplerin kapısından özel olayların incelemesine girerek, beşer tarihini açıklayıcı bir anlatımla ele alıyorum... Siyasî olayların sebeplerini ve kökenlerini belirliyorum... Bizim bu konuyu ele alış tarzımız yeni bir bilim oluşturacaktır."
Şayet bütün tarihin merkezi Avrupa’ymış gibi görülmekten vazgeçilir ve genel insanî gelişme bir bütün olarak değerlendirilirse, şu hakikatin kabul edilmesi gerekir:
7. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar (dünya ilim ve irfanında) bir kara delik olmamıştır, aksine tarihin en parlak medeniyetlerinden biri, yani İslâm medeniyeti (o dönemde) ortaya çıkmıştır.
Büyük İspanyol yazarı Blasco Ibanez kendi ülkesiyle ilgili olarak şu şahitlikte bulunur:
"İspanya'da yeniden canlanış Kuzey'den barbar sürüleriyle gelmedi. Tam aksine bu canlanma Güney'den gelen fatih Araplar sayesinde oldu (...). Aslında bu bir fetih değil, daha ziyade medenîleştirici bir seferdi (...). Museviliğin en iyi yanlarını ve Bizans ilmini alıp özümsemiş, yanına bir de bir büyük Hint geleneğiyle birlikte Pers'in en değerli yanlarını ve esrarengiz Çin'den alınma daha pek çok şeyi getirmiş bir medeniyetti (...). İlâhiyatçı kralların ve piskoposların kölesi durumundaki İspanya'dan giren ve istilacılarını halkın kucak açarak karşıladığı insanlardı."