Net Olmayanın Karşısında, Net Bir Ben ​Net olmayan hiçbir duygunun muhatabı değilim. Bu ördüğüm bir duvar değil; rotamı belirleyen bir pusula. Hayat zaten yeterince flu. Yarım cümleler, "belki"ler, "sonra bakarız"lar... Bunların hepsi enerjimi sömüren birer sis bulutu. Ben ise önümü, yönümü görmek istiyorum. ​Bu yüzden netlik, benim kendime duyduğum saygının ta kendisi. Birisi ne hissettiğini bilmiyorsa, ben onun kararsızlığının bekleme odası olmak zorunda değilim. Çünkü ben değerliyim; zamanım, kalbim ve zihnim çok kıymetli. ​Net olamamak bazen karşı tarafın kötülüğünden değil, kendi yolunu henüz bulamayışındandır. Ona kızmıyorum. Sadece, o belirsiz arayışa eşlik edecek kişi ben değilim. Ben yolunu bilenlerle, ne istediğini cesaretle söyleyebilenlerle aynı masaya oturmak istiyorum. ​Bu bir katılık ya da keskinlik değil; sadece berraklık. Suyu bulandırmamak için kibarca kenara çekilmek gibi... Bu duruşla hem kendimi koruyorum hem de karşımdakine "Önce kendinle netleş" deme nezaketini gösteriyorum. ​Net olmayan duygulara kapıyı kapatınca, hayatımda net olanlara yer açılıyor. Güven gibi. Gerçek bir heves gibi. "İyi ki" dedirten o sahici bağlar gibi... Ben o berraklığı seçiyorum. Çünkü bulanık bir fotoğrafta kimse kendini net göremez. Ben hem kendimi görmek hem de olduğum gibi görünmek istiyorum. ​Hayatında netliği seçmek bir bencillik değil, kendine verdiğin en güzel sözdür. Ve sözünü tutan insan, en çok kendine şifadır, en çok Rabbine yakındır, en çok Aşkına hayrandır. ___ /Güven Taşdemir
Flu
Bulanık zihinlere mahsus, dalgın bir yorgunluk. Dökülen takvim yaprağı sanki: Silinen suretler. Şen yüzlere inen, akşamsefası, tevil durgunluk, Her yanda pür neşe, ölümü bekliyor cesetler. … Karanlığın içinde kaybolan birer gölge gibi, Derin bir sessizlik; dilde sükût, ruhta yangın. İki yanından iki nehir akan, çölde gibi, Bahtsız, yılgın ve serabına bile dargın. … Birbirini nakzeden sesler dolanırken boşlukta, Her biri kendi izinde, kendi hükmüne mahpus. Kırık bir ayna gibi çoğalırken manâ yoklukta, Her parçası bütüne küskün, bütünden me'yus. … Pas tutmuş aynalarda yükselirken akisler, Bir yüz arar kendini, bin parçaya bölünmüş. Uzak menziller gibi suskunlaşmış bahisler, Her sual, kendi inkârında çoktan çözülmüş.
Şiir
Reklam
Duymamazlıktan gelmek
Sağ kulağım iki gündür duymuyor. Sabah uyandım, korkunç bir basınç ve uğultu... pufff! sesler yok. Belli ki içeride benden habersiz bir şeyler oldu, dış dünyayla selamı sabahı kesti. Yılmaz'ın kahır bölümünde bir anda kör olayazması gibi, ben de bir anda hayatı duymamazlıktan gelme (yüzde elli) kararı alarak güne başladım. Akşamı zor edip acile gittim. Doktor, sakız çiğnemeyi denediniz mi? dedi. Ne münasebet doktor bey, sakız çiğnemeyi sevmem, dedim. Hmm o halde ilaç yazalım, bir haftaya geçmezse kbb'ye gidin, dedi. Tıbbın sakız ve farmakolojiyi ikame etmesine mi üzüleyim, tedavideki flu gidişata mı kafayı takayım diye bir iç monoloğa giderken yol üstünde gözüme ilişen cafeden bir çay aldım. kasanın yanında duran sakız paketlerine nefretle baktım. kim bilir… Bir yudum aldım. çayın tadı, kokusu korkunçtu. masaya bırakıp hastaneden çıktım. İnsanın sağ kulağı duymadığı zaman, belli ki çayın tadını da alamıyordu. Monoloğa çayın tadı konu başlığını ekledim. Telefonuma gelen e-reçetemi alıp sağ kulağımdaki uğultuyla eve doğru yollandım.
Hayata Dair
İnsan, zaman içerisinde nasıl da dönüşüyor. Bazen ummadığı şeye. Bazen de olmaya can attığı şeyden daha fazlasına. İmrenerek baktığı yerin alçaklığına şaşıyor bazen. Gözünü artık yukarı kaydırmaktan caydığı nokta belirleniyor o anda. Konuşmak için, tanışmak için ve en son sevmek için can attığı kim varsa yüzyıllık küllerle örtülmüş gibi başkalaşıyor gözünde. Bir övgüye muhtaç ilk gençlik yıllarının acemi telaşında kendini aşma yolundaki her adımı özürlerle, belki benlerle, neden benlerde sekteye uğratışını o geçici olgunluk aynasında devrik gözlerle izliyor. Bu şekilde kendi çevresinde oluşturduğu aşılmaz halkaların sayısını giderek arttırıyor olmanın yardıma muhtaç yalnızlığını kendine güç belliyor. Ayakta kalmaya devam etmenin doğal yolunun bu olduğunu bilmeden tamamen içgüdüleriyle kendisi için biçilen bu tek yola giriyor. Yabanıl duyguları kendine ev kılmanın ama daha da yalnızlaşmanın o korunaksız duvarları ilk gençliğinin üstüne taşınmaz yükler bırakıyor. Tüm bu yükleri kaldırmaya gönüllü bir şekilde ya da kaldırmayıp her şeyi parçalama seçeneği yokmuşçasına kambur bir sırta, yorgun bir bedene değişiyor olgunluğu. Tam bu sırada konforlu yalıtılmışlığı çekici bir yan kazanmış oluyor. Yabancılar gelip sorular soruyorlar kendi sorunları hakkında, bir zamanlar ilişkilenmiş olanlar gelip nemalanmak istiyorlar kendileri hakkında, ağırlık taşımaya alışkın omuzlarına kendi varoluşlarının, onu görmekten uzaklığının ağırlığını yüklüyorlar. Bir tek kendileri var orada. Yabancıların dünyasında her şey kendileri hakkındadır. Hiçbirinde özne olamadığını farketmenin burukluğunu seziyor insan. Fakat artık dönüşme yaratacak kadar yeni ya da yıkıcı bir şey değil bu. Durağanlaşıyor ve kendini akıntıya bırakıyor. Batmakta olan güneşin son ışıltılarında, gölgelerin karanlığa teslim
biraz flu 🌪️📸🌃
Tekerlek ve fırıldaklar...
Tekerleğin icadı insanoğlunun bugünkü teknolojik seviyesi açısından önemli temel taşlarından birisi... Başlangıçta ulaşım değil, çömlekçilik (seramik üretimi) için kullanılan döner tablalar olarak ortaya çıkan tekerlek, daha sonra taşımacılıkta sürtünmeyi azaltmak amacıyla arabalara uyarlanmıştır...Bir gün gelmiş insanoğlu tekerleğin dönmesini kıskanır olmuş, tekerleği taklit etmeye başlamış, işte o gün bugündür insanlar, tekerlekten hızlı dönmeye başlamışlar ve dünyanın tadı kaçmış diyerek kalemi oynattık bugün... Tekerleğin o ilk masum dönüşü, aslında zamanın ve mekânın ritmini sonsuza dek değiştirdi. Çömlekçinin elinde şekil alan çamur, bir denge ve üretim sembolüyken; tekerleğin dingile bağlanıp yola koyulmasıyla birlikte "hız" kavramı insanlığın yeni kıblesi haline geldi. Ancak insan sadece tekerleği icat etmedi; kendi eliyle yarattığı o kusursuz dairesel harekete teslim oldu. Bu süreci belki de şu üç aşamada okumak mümkün: Üretimden Esarete: Çarkın Dönüşümü Başlangıçta tekerlek, toprağa şekil veren ve insanın yaratıcılığını destekleyen bir yardımcıydı. Çömlekçi çarkında merkez sabit, hareket kontrollüydü. Ancak ulaşım ve ardından gelen sanayi devrimiyle birlikte çarklar, insanı içine alan devasa dişlilere dönüştü. Artık insan tekerleği döndürmüyor, tekerlek insanı peşinden sürüklüyordu. "Daha Hızlı" Yanılgısı Tekerleğin dönme hızı arttıkça, insanın sabrı azaldı. Eskiden aylar süren yollar saatlere indiğinde, kazandığımız o "ekstra" zamanı dinlenmek için değil, daha fazla dönmek için kullandık. Mesafeler kısaldı ama menziller belirsizleşti. Ruhumuzun hızı, gövdemizin hızına yetişemez oldu. Sizin deyiminizle, tekerleği taklit ederken kendi içsel sükûnetimizi o dönen aksların arasında bıraktık. Dünyanın Kaçan Tadı ve "Tefekkür" Kaybı Tekerlek bizi topraktan
Reklam
Reklam