Aşkın ilk dönemlerinde bir coşkunun yarattığı dalgada hayatınızın sörfünü yapıyorsunuz. Sanıyorsunuz ki tüm hayat bu dalgadan diğerine geçecek. Ama bir süre sonra dalgalar küçülüyor ve azalıyor. Deniz dümdüz oluyor. Öyle ki en ufak bir titreşim bile yok. Böyle zamanlarda hissedilen eksikliğin ilişki üzerindeki etkisi çok büyüktür çünkü önünüzde iki seçenek olduğu gerçeğiyle yüzleşirsiniz. Eğer o süre boyunca eşinizin ruhunu bulamamışsanız, derinlerinizdeki bir ses size çok net konuşur. Der ki, evet bu deniz çok güzeldi ama bu kadardı. Artık başka okyanuslara açılma vakti. Bize yeni dalgalar ve tutkular lazım. Bu düşünce bir kere oluştuktan sonra artık beyninizi kemirmeye başlar. Sonucu bellidir. Ya beyninizi yitirirsiniz ya da ilişkinizi. Oysa bu süreç içerisinde eşinizin ruhunu keşfetseydiniz duyacağınız cümleler çok daha farklı olacaktı. İç sesiniz bu sefer size diyecekti ki, boş ver artık sörf yapmayı. Bak ne güzel deniz. Çarşaf gibi. Dal, sırt üstü uzan. Dipte git. Tadını çıkar. Gerekirse kendi dalgamızı bile oluşturmayı öğrenebiliriz. İşte ruh eşi dediğiniz şey o sesin sahibidir. Yol arkadaşınızdır. Deniz dümdüz olsa bile orada bir dalganın saklı olduğunu her zaman size hatırlatacak kişidir.
Milyonlarca kitabı okumaya çalışmak, bunu başaramamak ve sonunda kendinizi yine beceriksiz, hiçbir şeye yetişememiş hissetmek yerine sorularınıza yanıt vermeye çalışan kitapları arayın bulun, seçin ve okuyun.
Özgürlüğünüz, sınırlarınızın gücü kadardır.
Gerçekten “özgür” müsünüz?
Yoksa başkalarının yazdığı bir kitabın içinde, size verilen rolü mü oynuyorsunuz?