Tekâmül etmek, büyük oranda talip olduklarımızla alakalıdır. Meyliniz neye
ise uğraşınız ve yolunuz o olur, onun izini sürüp peşinden gidersiniz. Gittiğiniz
yol, peşine düştüğünüz maksut ise sizi ya olgunlaştırır ya da yola düştüğünüz
hâlinize göre daha da hamlaştırır. Mevlâna’nın meşhur ifadesiyle vecizleşen
“Hamdım, piştim, yandım…” işte bu hâlin kristalize hatta formülize edilmesidir. Yanmak içinse derdi görmek, tanımak; derde talip olmak; dert çekmek
gerekir. Bundan dolayıdır ki medeniyetimizin ilim ve irfan ehli; dert ehli olmayı marifet bilmiştir, dertsizliği çiğlik olarak görmüştür. Öyle ki Hatayî’ye “Bir
derdim var, bin dermana değişmem.”, Niyazi-i Mısrî’ye “Derman aradım derdime,
derdim bana derman imiş.”, Yunus Emre’ye “Böyle emreylemiş Çalap, derdim vardır inilerim.” dedirten bu duyuş ve varoluş tarzıdır, zihniyetidir…