Eğitimin gerçeklikle ilgili kaygıları
Üniversitelerde verilen derslerin bu denli sadece formülize edilerek verilmesi tamamı ile eğitim sürecini baltalamaktan başka hiç bir şey değildir. Elbette ki küresel iktisadi alan formülize edilerek verilmelidir. Fakat neden gerçeklerle ve örneklerle öğrencileri yüzleştirmiye çekinen akademisyenler var, aktarmak bu kadar zorsa nasıl akademisyen oldu bunca insan ve nasıl devam edebildiler bunca yıl...
Duygu ve Düşünce
Ana Ata
1912 yılları anlatan bir film izlerken (başak burcu farkı) bir külhanbeyi osmanlı Türk evladının "anne babam mıydı o ?" repliğinden esinlenerek yazıyorum. Ortalamaya vurduğumuzda yaşlarımız 40larında ve hepimiz az çok anne baba yada eski tabirle ana ata ne demek biliriz. Peki gerçekten bilir miyiz? İnsan türünün dişi varlığı doğurgan yapıya müsait kadın "ana" ve yine insan türünün erkil yapısıyla ön plana çıkan figürü "ata" yada günümüz Türkçesi ile baba . Asıl soruya geri dönüşüm kutusuyla atık pilleri ayırdıktan sonra dönersek ana ve ata nedir? Sonrasında çift ünlem at mı veziri şah İsmail'in davasında yavuz mu selim mi sultan mı suçlu seferler davasında bilir kişi raporu lazım ! Yapay olmayan zekaya danışıldığında 'bu çocuğu bir hocaya gösterin' sorunsalı ile karşılaşılırken yapay zeka formülize eder hallerimizi. Biz çocukluk anılarımızı anlatırken çamurla oyuncaklarımızla ne ekranlar vardı ne de dalında yapraklar ağaçların tabletten ünlü sümerelog Muazzez ilmiye çığ daha iki yıl önce 110 yaşında yeni Hakk'ın rahmetine kavuşmuştu. Biz ana ata ama derken bilemedik kendinizin de ana ata ama olduğunun değerinin çok üstünde menkul kıymetler borsasında ki değerini anladığımız da ise kapatmıştık gözlerimiz kapalı dinliyorduk İstanbul'u. Biz anne dedik baba dedik ana diyenlerle ata diyenler arasındaki farkları kıymetler borsasında bilmedik kıymetini ve son olarak anne olmadık baba olamadık hatta ana olmakla ata olmakla gurur duyarken büyüklerimiz pek eleştirel yaklaşımlarla süsledik edebi eserlerimizi. Bitti derken içimizde hissettik anası atası olmayanların acınası dudak estetik cerrahi operasyonlarında çektikleri bölgesel anestezilerini. (Sabaha kadar yazarım da kim ne anlar . Keşkeşşş çuvaldızla kendi, iğne ile başkasının hadiiii ırzına geçerken namluda kendini
1000Kitap
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Foucault Yönetimsellik Kavramı Üzerine Bir Soru
Foucault okurlarına bir sorum var: Foucault'ya göre yönetimsellik kavramının işleyebilmesi için sizce hangi mekanizmalara ihtiyaç var? Örneğin öznelliğin imali, bilginin üretimi ve araçlarının oluşturulması, denetim gibi kavramlardan başka hangilerini ekleyebiliriz? Yani bir case'in yönetimsellik çerçevesinde incelenebilmesi için hangi bileşenlere ihtiyacımız vardır? Nasıl formülize ederdiniz?
"Âteş gibi bir nehr akıyordu Ruhumla o ruhun arasından" *** İstanbul'dan Bursa'ya bir çekiliş. Sadece coğrafi konum değişikliğin, haritadan kendine bir yer seçişin hikâyesi değil. İstanbul'un içinde Bursa saklıdır. Bursa sancılarla İstanbul'u doğurmuştur. Bir kordon, bir göbek bağı ile bağlıdır birbirine bu iki şehir hem ontolojik hem metafizik olarak. Bir embriyolojik varlık tutuştur toprağın sathında bu süreç. İstanbul'da yorulan Bursa'ya çekilir. İstanbul'un fazlalıklarından sıyrılmak için Bursa'yı okumaya giriştiğimi hatırlıyorum bir zamanlar...Tanpınar'ın Bursa'sına. Belki bu yüzden İstanbul-Bursa düzalizmi üzerine okumayı tercih ettim bu kitabı. **** Kitabın sonunda Tur-i Sîna'da Hz. Musa'nın Allah tarafından, o an en çok ihtiyaç duyduğu şey ile karşılandığını anlatır Samiha Hanım. Çok soğuk ve karanlık bir gecede yalımlı bir ateş! "Anestu naran"...Ateş ağacı olarak tavsif olunur bu ağaç ki kitaba isim olmuştur. Ateş insanı ilahî olana çeker! Pervâneleri hatırlayın: âteş-i aşkı. Hz. Musa ve Hz. İbrahim'in ateş ile olan imtihanını düşünün. *** Cemil içindeki ateşi diri tutmak için İstanbuldan Bursaya gitmiştir. Juliette ise hiç beklenmedik bir anda ateşin hakikati ile karşılaşmıştır. Ateşi aşka, aşkı ateşe eşitleyen denklem yürek yangınının formülünü verir. "Leylâ'dan Mevlâ'ya" denilerek formülize edilen bu irtibat insanın varlığında yankılanan bir hakikattir. *** Aşk maddî olanı eritip ardındaki mânâya vasıl olma çabasıdır. Yazının başına aldığım Hâşim'e ait âteşîn mısralar, aşkın iki unsuru olan âşık ile mâşuk arasında câri olan hakikatin ilk durağıdır. İtiraf edeyim Cemil ile Juliette'yi okuyunca aklıma Ahmet Yüksek Özemre'nin Nuran'ı geldi...Ne güzel anlatmış Samiha Hanım. Saf, duru...İçimizde bir yerlerde uyuyakalan bir hissi tatlı bir bûse ile
Ahlâk yasasından yıldızlara!(Kanttan Romantizme)
Kant'ın aklın 'büyük sorulara' cevap veremeyecek türden bir bilgi teorisini ''nedenselliği aklın şeylere biçim vermesine has yasalar'' olarak formülize etmesinin yanı sıra özgürlüğün koşulu saydığı pratik aklın kategorik imperatifleri onun soğuk ussal yaklaşımına rağmen ''Kendinde Şey''i sanatsal perspektif lehine kayırması Romantiklerin arşimet noktası sayılabilirdi. Romantik akım, metodik ve gündelik olanın işleyişine dair bilginin sistematiğine karşı baş kaldıran gençlerin elinde ortaya çıkmıştı. Aklın zorunluluğunun Kant'ın istemediği yönde onun ussal meşruiyetinin eksikliği algısı Romantikleri sanatın duygulanımlarıyla 'Ding an sich' yaşantılamaya yönlendirmişti. Bu nedenle tembellik ve düş gücünün yaratımı olarak Dünya fikri için hayallerde kaybolma, Romantiklerin genel davranış örüntülerinin bir parçasıydı. Pek çok bakımdan Romantizmin ortaya çıktığı zamandan 150 yıl sonrasındaki Hippilerle ortak nokta taşıyordu.
Felsefe-Düşünce
ayna...
72 • Gönül aynası dünya sevgisi tozundan, nefsanî arzulardan temizlenir, pak ve saf bir hale getirilirse, orada su ve toprak nakışlardan başka şeyler görürsün. • Gönül aynasında hem resmi, nakşı görürsün; hem de resmi ve nakşı yapanı; hem devlet, saadet yaygısı seyr edersin; hem de onu yayanı ve döşeyeni. Yorum: İşte size varoluşu algılamak için sınırsız bir alan: Kalp. Eskilerin tabiriyle cüzi akıl, veya zeka, gördüklerini kayıtlar. Biz nerede yaşıyoruz, zeka neye bağlı? Madde-tabiat aleminde yaşıyoruz, beş duyu ve altı yön ile çepeçevre olduğumuz dimi? Kaskatı ve somut sınırları olan. Deney, gözlem ve formül ile anlayıp yasalarını formülize etmeye çalıştığımız. Ama durun. Bunun ötesinde ne var, veya bunun ötesi var mı? Oraya nasıl yol bulunur? İşte cüzi akıl burda sayısız kıyas yapıp türlü safsatalara düşer. Çünkü özetle onun tek başına, öteler için söyleyebilecek hiçbir sözü yoktur. Bakınız bu noktada son derece çaresiz kaldık. Hemen bu halin çözümü için yukarıdaki beyitlere bakıyoruz. Evet, demek ki varoluşa dair bilgi edinmenin asıl yolu bir ayna mesabesinde olan kalp imiş. Ve onun akıl gibi haddi hududu yokmuş. Onu kirlerden arıtabildiğimiz ölçüde hakikatten haberdar oluyoruz. Ne kadar temizleyebilirsen, o kadar saf veriye erişebilirsin ve varoluşu izleyebilirsin. Git gidebildiğin kadar. İşte tasavvuf ilmi tam da bu alanla ilgileniyor. Dolayısıyla kalpten akan bu bilgi de son derece canlı ve yaşantı yoluyla olan bir bilgidir, cüzi aklın verdiği gibi kuru, zıttını üreten, inkara müsait bir bilgi değil... O bilginin bir parça kokusunu almak isterseniz: Mesnevi'yi can kulağıyla dinlemenizi öneririm. Mesnevi Tercümesi Cilt - 1
Alıntı