Forrest Gump’ı incelediğimizde, aslında hayatın ne kadar da elimizden kayarak geçtiğini görüyoruz. Özellikle hedonizm üzerine okumuş, haz kuramlarını, Epiküryen ölçülülüğü ya da modern tüketim hedonizmini araştırmış biri için bu roman sıradan bir anlatı değil; ciddi bir varoluş eleştirisi. Çünkü ne kadar çok deneyim biriktirirsen biriktir, roman sana şunu gösteriyor: deneyimin kendisi kutsal değil. Nicelik, nitelik üretmiyor. Çok yaşamak, derin yaşamak anlamına gelmiyor.
Forrest’ın hayatı baştan sona “olağanüstü” olaylarla dolu. Savaşa gidiyor, ünlü oluyor, servet kazanıyor, spor tarihine geçiyor, iş kuruyor. Fakat tüm bu olayların ortasında kendisi neredeyse hiç değişmiyor. Ve tam da burada roman sert bir tokat atıyor: Servet önemli değil. Ün önemli değil. Deneyim bolluğu önemli değil. Önemli olan zihinsel berraklık ve kalbi bozmamak.
Romanın daha ilk sayfalarında Forrest’ın şu cümlesi meseleyi özetliyor:
"Let me say this: bein’ a idiot is no box of chocolates.”
Filmdeki meşhur sözün tersine, kitap daha ironik ve daha serttir. Aptallığın romantize edilmediğini, aksine toplum tarafından acımasızca etiketlendiğini görürüz. Yine de Forrest’ın içindeki iyi niyet kirlenmez. İşte asıl mesele burada.
Hedonizm çoğu zaman “anı yaşamak” sloganıyla savunulur. Oysa Forrest Gump şunu gösterir: Anın tadını çıkarmak, haz peşinde koşmak değildir. Anı yaşamak, şöhret kovalamak değildir. Anı yaşamak, tüketmek değildir. Forrest hiçbir zaman bilinçli bir haz stratejisi kurmaz; hatta çoğu zaman neyin içinde olduğunu tam kavramaz. Ama yine de hayatın içindedir. Doğal, filtresiz ve hesap yapmadan.
İnsanların ikiyüzlülüğü romanda çok net işlenir. Eğitim sistemi, ordu, medya, akademi, politik çevreler… Herkes çıkarına göre konum alır. Forrest ise bu sistemlerin içinde dolaşan ama onlara